17 Mayıs 2018 Perşembe

Prekazi ile Hayata Dair Herşey


Socrates Dergiden yine arşivlik unutulmaz bir Cevad Prekazi röportajı
Yugoslavya, sizin de yetiştiğiniz dönemde çok önemli yıldızlar çıkarmıştı. Bunu sadece sistemle açıklayabilir miyiz?
Sistem tabii ki vardı ama ne kadar etkiliydi bilmiyorum. Benim hatırladığım, o zaman çok büyük bir futbol sevgimiz vardı. Sadece futbola da değil, bütün sporlara… İşte orada devletin sistemi önemliydi. Her şey bedavaydı, her şey. Doktor hizmeti, eczaneler, malzemeler, hepsi… O sistemin ne kadar iyi olduğuna inanamazsınız. Herkes için aynı şartlar… O sistem gitti ama yetenek üretimi devam ediyor. Bakarsan; Hırvatistan, Karadağ, Bosna Hersek… Hepsi tekrar oyuncu yetiştirmeye başladı. Üstelik Bosna, Sırbistan, Slovenya, Karadağ ve Hırvatistan’dan savaş yüzünden birçok genç yurtdışına kaçmıştı. Bunu anlatmak zor, bu toprakların havasından galiba.
Bakıyorsun, Sırbistan’ın nüfusu yaklaşık 7,5 milyon. Ama çıkardığı futbolcuya bakıyorsun, nüfusla orantılı olarak harika bir yüzde. Tamam, Brezilya ve Arjantin çok ön planda ama onların nüfusuna bak, bir de Sırbistan’a, Hırvatistan’a bak… Matematik yaparsanız, Sırbistan bir numaradır. Ama bizde futbolu öldürdüler, sistem yok artık. Federasyon büyük hatalar yaptı. Türkiye’de de benzer durumlar var ama en azından orada dört büyük takım var. Burada iki tane; Kızılyıldız ve Partizan. Onlar da aynı şehirde. Federasyon başkanı seçilir mesela… Seçilen ya Partizanlı olur ya da Kızılyıldızlı. Böyle olunca da takımlarını kollarlar ve tartışma bitmez. Bana göre kimin geldiği önemli değil. Önemli olan herkese eşit davranması. Kanunları uygulayan birine ihtiyaç var.
Aslında yetenek var. 12 yaş grubundan 16’ya kadar çok şey ümit edilen futbolcular var ama burada da torpiller sık görülüyor. Bir de bence en büyük sorunlardan biri, dışarıya çok genç gitmeleri. 12-13 yaşında menajerlerin eline düşüyorlar. E, ekonomik kriz de olunca çocukları ikna etmek kolay oluyor. Sadece çocuklar da değil, aileler de menajer gelsin ve çocuğunu götürsün diye bekliyor. Ailelerde para yok, menajerler ayakkabı gibi ufak şeyler veriyorlar çocuklara önce, bu da herkesin işine geliyor. Burada da sorun, herkesin menajer olabilmesi. Gidersin FIFA’ya, paran varsa da birkaç kişi tutarsın, sana futbolcu getirir. Papapap kontrat yaparsın; tamam, iş bitti. Bunlar ortadan kaldırılırsa bir şeyler olabilir diye düşünüyorum.
(Slavoljub) Muslin, milli takımı Dünya Kupası’na götürdü. Ama ne oldu? Görevden aldılar. Onun yerine Mladen Krstajic geldi. Karmakarışık, her şey var federasyonda… Televizyondan, gazetecilerden bu nedenle nefret ediyorum. Muslin, elemeleri geçtiği andan itibaren “Rusya’da antrenör olarak takımın başında olmayacak” diye konuşulmaya başlandı. Nasıl olur böyle bir şey! Basında hiçbir yerde sorulmadı nedeni, sanki adam silindi.
Geçen sezon Partizan hem şampiyon oldu hem kupayı kazandı, antrenör hemen sonra Macaristan’a gitti. Milli takımla Dünya Kupası’na katılıyoruz, antrenör görevden alınıyor, yerine bir adam getiriyorlar… Bir de altı aydır görevde olan adama ‘En İyi Antrenör’ ödülü veriyorlar. Ne yaptı ki? İnanılmaz bir olay!
Aynı şey Türkiye’de de var. Üstelik Türkiye’nin hem ülke içinde nüfusu hem de yurt dışındaki Türklerin sayısına bak… Yurtdışında oynayan futbolcuların sayısına bak… Böyle şeyler olmamalı ama işte Balkan ülkelerinde oluyor.
2010 Dünya Kupası’nda Fransa başarısız oldu. Pap, baştan aşağıya takımı değiştirdiler. Antrenörü, futbolcuları; hepsini uzaklaştırdılar. Spor bakanı dâhil herkesi… “Başarı yok mu, hayde yürü!” Maalesef Balkan ülkesiysen tam tersi oluyor…
Eski Yugoslavya’dan kalma mı bu alışkanlık?
O zaman daha düzenliydi. Başka şeyler vardı orada.
Telefonunuz hâlâ Yugoslavya Marşı ile çalıyor. O dönemin sadece spor ortamı değil, insan yetiştirme politikasından sosyal yaşamına kadar sizi etkileyenleri nasıl anlatırsınız?
Ben Tito’nun askeriyim. Bir kere her insan özgür olmak ister. Onun zamanında özgürdük. Pasaportumuzla her yere gidebiliyorduk, sokaklarda serbestçe yaşayabiliyorduk. Herkes birbirine yardım ederdi. Spor ortamını zaten anlattım, maddi olarak sporcuyu çok destekleyen bir sistem vardı.
Bakın bir örnek vereyim: Galatasaray, 1989’da Kızılyıldız ile eşleşmişti. Bizim idareciler, eşleriyle birlikte Belgrad’a geldi. Benim eşim de onları gezdiriyor. Yöneticiler, krampon almak istiyor, eşime nereye gitmeleri gerektiğini soruyorlar. Eşim bilmiyor ki, “Dzevad’lara her sezon öncesinde bedava krampon verirler. Her kulüp bunu yapar” diyor. Artık böyle bir şey yok.
Her işçi tatile giderdi, zorunluydu bu. Belki harcayacak çok paramız yoktu ama herkes mutluydu, gülüyorduk. Şimdi burada birisi düşse kimse dönüp bakmaz bile. Ölebilir adam orada. Ama o zaman saygımız vardı insanlara; Türkiye de böyle… Ben dünyada Afrika hariç her yere gittim; Avustralya, Kanada, ABD, Avrupa… Hepsini gezdim, hâlâ eski Yugoslavya gibi bir ülke yok bana göre. Katolik, Müslüman hepsi karışıktı ve kimse bunu önemsemezdi. Alnımızda yazmıyor ya ne olduğu. Futbol da öyleydi. Ligimiz Avrupa’nın en önemli liglerinden biriydi. Basketbol, hentbol, sutopu… Hepsinde olimpiyat madalyaları çıktı. Futbol onların seviyesinde değildi mesela.
Bir kere Türk gazetecilerle sohbet ediyorduk. Brezilya’dan getirilen yabancıları konuşuyorlardı ama benim hiç hoşuma gitmiyordu bu durum. Çünkü hem saha içinde hem de kültür olarak Yugo’lar Türk futboluna çok şey kazandırdı. Benim zamanımı düşünsenize, tabii ki para filan yok. Türk futbolunun o dönemki hâlini herkes biliyor. Yavaş yavaş bir yerlere geldi. Nasıl geldi? Galatasaray ile. Avrupa’daki insanlar gazetelerde gördükçe, “Türkiye’de futbol varmış, bunlar da futbol oynuyor” demeye başladı.
Sizin döneminizde futbolcu ihracatına önem veren Yugoslavya düzeni, gençleri bir an önce sahaya sürmek üzerine mi kurulmuştu?
Tabii tabii. Yetenekli gençler hemen A takım ile çalışmaya başlıyordu. Yavaş yavaş iyi maçlar çıkardıkça da takıma giriyorlardı. Ben 16 yaşında geldim Partizan’a. 17 yaşında U-18’de oynuyordum. Bir buçuk yaş küçüktüm. Özel maçlarda da A takımla oynuyordum. Bir sene sonra pap, ilk 11’dim. Belki daha erken de girebilirdim ama çok zayıftım. Bir de bizim dönemimizde 28 yaşına gelmeden yurt dışına gidemiyordu futbolcular. Düşünün yıllarca Yugoslavya Ligi’nde oynamış, fizik olarak çok üstün futbolcuların içinde ben parmak gibiydim… Ama her takımda en az iki ya da üç tane süper kalitede adamlar vardı. Yugoslavya 1. Ligi inanılmaz bir seviyedeydi. Bir de şimdiki Partizan ile Kızılyıldız’a bak… Bu futbolcuların hiçbiri benim Partizan’ımda oynamayı hayal bile edemez. Çok farklı…
Yüksek seviyeden bahsediyoruz ama uluslararası organizasyonlarda büyük başarılar yok. Dejan Savicevic’le yaptığımız röportajda, ligin yorucu olmasının bunda etkili olabileceğini söylemişti. Sizce nedenler neydi?
Doğru, çok yorucuydu ama bence asıl sebep politikaydı. Mesela antrenör 20 kişilik kadroyu açıklıyordu… Bu ekibi kurarken şuna bakması gerekiyordu; kaç Sırp almışım, kaç Makedon almışım… Bakmazsan; pap, bir telefonla hemen bir adamı aldırtırlar.
O benim de garibime gitmiştir. Mesela daha Partizan’da parlayan Saint-Etienne kalecisi Ivan Curkovic de 1974 Dünya Kupası’nda ya da 1968 Avrupa Şampiyonası’nda kadroda yoktur…
1974’te yoktu, çünkü ihtiyarlamıştı. Ama ondan önce bana göre dünyanın en iyi kalecisiydi. Harika kaleciydi. Mostar’dan geldi Partizan’a… O zaman Partizan kalecisi (Milutin) Soskic idi. Sonra Soskic askere gitti, Curkovic ilk 11’e girdi. Soskic gelince de ligde Soskic, kupalarda Curkovic’i oynatıyorlardı. Böyle bir denge kurmuşlardı. Curkovic daha iyi kaleciydi ama Soskic’in de yaşı gelmişti ve dış transfer yapması gerekiyordu.
Sizin Partizan’da birlikte oynayıp da en çok etkilendiğiniz oyuncu Momcilo Vukotic. Onu farklı yapan özellikler nelerdi?
Kaptanımız, büyük yıldız. Eskiden Benfica’nın yıldızı Eusebio’ydu. Daha hayattayken heykelini diktiler. Ben de diyorum ki, “Vukotic’in iki tane heykelini dikin. Birisi stadyumda, öbürü de tesislerde…” Daha ne diyeyim?
Onun jübilesi de bir Partizan-Kızılyıldız maçı ile yapılıyor. Muhteşem bir atmosfer var hatta… Belgrad Derbileri ile ilgili neler hatırlarsınız? Genelde iki takımdan birinde oynayıp Türkiye’ye gelen futbolcular, “Galatasaray-Fenerbahçe maçındaki atmosfer ne ki!” minvalinde şeyler söylerler…
3-2 bitti o maç, 100 bin kişi vardı. Her derbide 100 bin insan vardı be kardeşim! İlk derbimde 105 bin taraftar vardı. Bak bak, tüylerim diken oldu şimdi bile. İlk kez maça çıkıyorum ya! Tünelden bir çıktım… Oradan çıktığınızda karşınıza Güney Tribünü çıkar, orası da hep Partizan’ındır. Her yer siyah-beyaz. Harikaydı o zaman. Şimdi futbolla alakası yok. Sevinçler, üzüntüler hepsi müthişti. En önemlisi de centilmenlik vardı. Şimdiki, savaş! 90 dakikada birbirimizi öldürebilirdik ama maç bitince sarılır, birlikte yemeğe giderdik. Sahte iş yoktu orada! Tek farkımız renkti. Benim en iyi arkadaşım Kızılyıldız topçusuydu. Nasıl nefret ederim ondan? O rengi sevmiyorum ama niye nefret edeyim?
Fenerbahçe’nin de rengini sevmiyorum sadece… Ama bak, öte yandan Boca’yı çok seviyorum… Biz oynarken kulüplerin tarihini bilirdik ve o yüzden büyük saygı duyardık birbirimize. Türkiye’de de bu vardı. Metin Oktay’ı, Turgay Şeren’i biliyordu herkes. Fenerbahçe’nin efsanelerini tanıyorduk.
Kendi değerlerini kaybetmenin birçok sıkıntıyı beraberinde getirdiğini mi düşünüyorsunuz?
Burada bunu kaybettik. Belgrad’da 15 yaşında bir çocuk geliyor, “Ciao!” diyor. 15 yaşındayken benden büyük birisine “Ciao” deseydim tokat yerdim, eminim bundan. Bakın bir şey anlatayım: 12-13 yaşında elim kırıldı, hastaneye gittim abimle. 11 yaş büyüktü benden. Doktor da abimin arkadaşıydı. Baktı, teşhisi koydu, sonra da omzumdan bileğime kadar alçıya aldı. Doktora, “Ne alakası var şimdi?” der demez abimden tokadı yedim.
Küçükler yerini bilirdi. Ben genç milli takımda oynuyordum, kendi jenerasyonumun yıldızlarından biriydim ama deplasmana gidilirken kendi çantamın yanında kaptanın ve iki antrenörün çantalarını da taşıyordum. En küçüğü bendim çünkü takımın. “Yok, taşımam” diyeceğim ha, biraz yerdi… Bu var ya, (cep telefonunu işaret ediyor) şeytanın ta kendisi, şeytanın teki bu! Kimse kimseyle konuşmuyor. Benim arkadaşlarım bilir bu konudaki fikirlerimi. Bir masada sohbet ediyorsunuz, ‘zırt’ telefon çalıyor, kalkıyor gidiyor… Herkes telefonla ilgileniyor. İletişimimiz kalmadı artık. İhtiyacımız var buna. Yarın kimse kimseyi tanımaz bir hâle gelecek. Herkes tipik Amerikan insanı olsun istiyorlar. Tüm dünya ABD oldu. Bu benim dünyam değil.
Partizan, 1966’da Avrupa Kupası finali oynadı. Antrenör Abdulah Gegiç’ti. Kendisinin Türkiye futboluna da büyük hizmetleri vardır. Sizin oynamaya başladığınız dönemde o takımla ilgili neler anlatılırdı?
Genç takımda oynamaya başladığımda o takımın oyuncularından biri antrenörümdü. A takımda da bir diğeri… Saygımız büyüktü, kulübün tarihini öğrenmek için çok uğraşırdım. Şimdi Yugoslav topçular, kendilerinden önce futbolcu yokmuş gibi davranıyorlar, kulüp sanki onlarla kurulmuş! Çalıştırdığım çocuklara devamlı kulübün tarihi ile ilgili bir şeyler öğretmeye çalışıyorum. Belki bir kulaktan girip öbüründen çıkıyor ama biri öğrense bile kazançtır. Kurucular, efsane futbolcular… Bunlar önemlidir. Ruhu oluşturmanız için çok önemlidir hem de. Türkiye bunu kaybetmedi bak. Buraya Türk gençler geliyor, tatil yapmaya. Hangisi beni görse tanıyor. Çünkü aileden almış o sevgiyi, önemli isimleri öğretmişler o çocuklara.
Ülkenizdeki bu değişim ne zaman başladı?
Savaştan sonra. Paramparça oldu her şey. İnsanlar burayı terk etti, kalanlar için de her şey para oldu. Burada ve burada (kalbini ve beynini gösteriyor) zengin olmalısın. Kültür seviyesi çok düştü, herkes rüyalarda yaşıyor, çok çabuk para kazanmak, zengin olmak istiyor.
Kardeşim, Partizan’ın stadyumunda kütüphane vardı, kütüphane! 1946 yılında stadyum yapılırken bir bölüme de kütüphane sığdırmış adamlar. Partizanlı boksörler, futbolcular, basketbolcular orada eğitimine önem vermek zorundaydı. Belgrad’da kütüphanenin nerede olduğunu bilmiyordum ben, kulüpte vardı zaten. Orada ne zaman tadilat yapıldı, kütüphane gitti.
Galatasaraylı eski futbolcular da sizin çok okuduğunuzu anlatır zaten…
Kaptan Cüneyt, en efendi topçulardandı. Bir tek o liseyi bitirmişti; o kadar! Diğerleri ile ne konuşacaksın? Bilmiyorlardı ki, eğitim yok. Kitapsız bir yere gitmezdim, hâlâ öyle. Gazeteci Temel Özalak ile yaptığımız sohbetler sabaha kadar sürerdi.
Tarık Akan ile de arkadaşlığınız varmış galiba…
Yakın bir arkadaşım vardı, Bakırköylü… Tarık Akan, Ahmet ve o, çok yakındı. Ben de böyle tanıştım Tarık ile. Taş Mektep’i açmıştı o zaman. Orada oturup konuşurduk… İkimiz de aynı kafadaydık; ikimizin de dünyasında Che Guevara vardı. Hangi futbolcuyla bunları konuşabilirdim ki!
WhatsApp profil fotoğrafınızda da Che Guevara var…
Ben böyle doğmuşum kardeşim. Kalbim sol tarafta, ben de sol taraftayım. Hatırlıyorum; rahmetli annem anlatıyordu bazı şeyler, dinle ilgili falan, ben diyordum ki “Ya, nerede bu Allah?” Bu fakirler nasıl kendini bu kadar dine vermiş anlamıyordum. “Sen şeytansın” diyordu annem bana. Tabii ki okumaya başladım sonra. Büyük adamları okuyorsun, görüyorsun… Ben sadece gördüğüme ve duyduğuma inanıyorum; kulağıma ve gözüme. Diyorlar ki tekrar geleceğiz dünyaya. Kim gelecek ya? Dünyanın her yerinde en anlamadığım şey, mezarlıklar… Ben büyük bir mevkiye gelsem, cumhurbaşkanı falan olsam, yapacağım ilk iş mezarlıkları düzenlemek. İyi ve temiz insanlar bir yerde; hırsızlar, devleti soyanlar bir yerde; mafya bir yerde… Ama şu anda hepsi karışık. Böyle mi olmalı kardeşim ya?
Dünyanın her yerinde savaş var. Ne için? Para. Kimse söylemiyor onu. Hepsi de hesapta dinle ilgili, dinciler yapıyorlar… Hangi Allah’a inanıyor bunlar? Afrika’nın yüzde 90’ı Müslüman’dır, kim yardım ediyor onlara? Su yok su! Önce bunları yapmak lazım. Sen dini seviyorsun, okey, bana ne? Ama ben de inanmıyorsam, sana ne? Benden beş yaş büyük olan abim de bir ara sardı bu işlere. Okuyup okuyup anlatıyordu. “Ya, tamam! Sen inan, beni bırak” diyordum…
Tito’nun sağ kolu vardı, Koca Popovic. O istasyonlar, caddeler; hepsi onun babasının ve dedesinindi. Gençliğinde çok büyük kapitalistmiş. Babası onu üniversite için İsviçre’ye göndermiş. Döndüğünde altı dil biliyormuş. Sonra Sorbonne’a gitmiş. Seine Nehri’nin sol tarafında en büyük solcular, sağ tarafında en büyük sağcılar vardır o dönem. Jean-Paul Sartre falan, hepsi solda… Popovic de o tarafı seçmiş. Çünkü o insanlarla tanışmak, oturup sohbet etmek istemiş. Ve döndüğünde komünist olmuş, her şeyi bırakıp İspanya İç Savaşı’na katılacak kadar… Çok büyük zengin kardeşim! Demek ki parayla olmuyor her şey. Che Guevara… Aristokrat bir aileden geliyor, bilmeyen yok. Tatil yapayım diye kalkmış motosikletle Güney Amerika’ya gitmiş. Ama orada insanların ne kadar fakir olduğunu görünce dünyası değişmiş. Konfor alanını bırakmış, başka bir yola baş koymuş, bu yolda ölmüş…
Komünizmi eleştiriyorlar, kötü örnekleri gösteriyorlar. İyiler ne yapmış, baksana… Üç tane çocuğun var; hepsi aynı değil kardeşim, parmaklar aynı değil… Düşünsene koskocaman ülke, Sovyetler Birliği, sırf Moskova’da kaç tane ırkçı vardı… Bana göre insanları o kadar da serbest bırakmamak gerek. Ne demokrasisi kardeşim, herkes kendine göre yontuyor demokrasiyi. Almanya’da kanun iyi uygulanıyor ama Almanlar ne zaman yurt dışına çıkıyor, neler yapıyorlar… Ama sen onu yapsan onların ülkesinde, hemen geliyor, “Bitte schön, nein!” Nein, ha? Sen geliyorsun benim ülkemde her şeyi yapıyorsun. Amerikalılar, her istediğini her yerde yapıyor. “I’m American citizen.” Ananı avradını senin, ne American citizen‘ı… İstediğini yapıyorsun burada. O mu demokrasi? İnsan kardeşim, insan… Babam aynısını diyordu. Bak oğlum diyordu, iki tane dünyada din var, birisi iyi insanlar, birisi kötü insanlar… Bitti…
İnsanlar önce evler yapmış, sonra o evlerin etrafını kapatmaya başlamışlar çitlerle… Jean-Jacques Rousseau demiş ki “İnsanlık bitmiş…” Evet, o gün bitmeye başlamış insanlık. Allah insanı yaratıp bu dünyaya koymuşsa topraklar herkese serbest olmalı. Kimin toprağını kime yasaklıyorsun?
Müzikle de yakından ilgili olduğunuzu biliyoruz. O merak nereden geliyor?
Rahmetli babam çok severdi. 1960’larda, 1970’lerde kimsede radyo bile yoktu ama babam 1962’de televizyon almıştı. Tüm mahalle bizim evdeydi. Radyo zaten hep açıktı. Sabah okula giderdim, 6.15’te kalkardım, evde müzik çalıyor olurdu. Abim de futbolcuydu. Partizan’da oynadı ve dünyayı dolaştı takımla. O da yurtdışından plaklar, gramofon falan getirirdi.
Siz imaj olarak da bugünün deyişiyle ikon futbolculardan biriydiniz. Bunda dinlediğiniz grupların, müzisyenlerin etkisi oluyor muydu?
Yok, yok. Onların hepsi benim kafamdan çıkıyordu. Bak, 30 sene oldu, küpe kulağımda. Ben hep bir şeyleri değiştirmek istiyordum, aklımdan neler geçiyordu… Mesela saçlarımı boyatmak istiyordum ama Simo (Zoran Simovic) “Her şeyi yapamazsın” diyordu. Galatasaray’a imzaya geldim. Hava çok sıcak, şort giymişim. Bazı futbolcular gelip “Ne giydin öyle, ayıp” diyordu. Ne ayıbı be! Sana ayıp, bana değil. Türkiye’de bacak bacak üzerine atmazlardı mesela… Ben babamın yanında bile öyle otururdum. Bunun saygıyla bir alakası yok ki!
Babanızdan çok etkilenmişsiniz…
10 üzerinden not verirsek, 15 puanlık bir adamdı. Büyük adam! Bakması yeterli, elini hiçbir zaman kaldırmadı. Ama büyük otoriteydi. Çok şey öğrendim ondan. Nasıl anlatayım; annem ve babam çok farklıydı. Hiç konuşmazdı babam, zaten bir kelimesi yeterliydi. Düşünmemizi sağlardı hep. Vefat etti ve benim yarım gitti. Öyle yarım yaşıyorum ben. 9 Şubat’ta 38 sene oldu. Hep arıyorum onu. (Gözleri yaşarıyor) Babamla ilgili konuşmayı hiç sevmem, ağlarım çünkü. Annemle ilgili konuşabiliriz; 2002’de vefat etti. Ama babam çok büyük babaydı.
Futbola dönelim. Partizan kariyerinize baktığımızda, yolu Türkiye’den geçen iki önemli antrenör görüyoruz. Tomislav Kaloperovic ve Milos Milutinovic. Milutinovic’in çok yetenekli bir futbolcu olduğu da bilinir hatta. Bu isimlerle ilgili neler hatırlarsınız?
A takımdaki ilk antrenörüm Kaloperovic’ti. Çok disiplinli, zor bir adamdı. Ama Avrupa zamanı gelen oyuncuların neredeyse hepsi Kalo’yu arardı. O da herkese yardım ederdi çünkü çevresi çok genişti. Eli uzun adamdı. Futbola çok emek verdi ve zaten bir spor programında öldü. Televizyonda, yayındayken bir kalp krizi; pat!
Milutinovic’e benim yaşım yetişmedi, izleyemedim. Ama herkes müthiş futbolcu olduğunu söylerdi. Ciğerlerindeki hastalık nedeniyle çok uzun sürmemiş kariyeri. Antrenör olarak konuşacaksak, hiçbir şey bilmiyordu. İsmi çok büyüktü sadece.
Gençliğinizde sizi en çok etkileyen antrenörler hangileri?
Joran Miladinovic ve Ante Mladinic. Mladinic, 1976 Avrupa Şampiyonası’nda Yugoslavya’yı çalıştırdıktan sonra Partizan’a gelmişti. O ikisi, bana göre Yugoslavya tarihinin en iyi antrenörleri. O zaman yaptırdıkları antrenmanlar dönemin çok önündeydi… Ne denir Türkçede, pioneer (öncü) adamlar idi. Nasıl ki Wright Kardeşler uçağı ilk bulmuş, bunlar da Yugoslavya futboluna bütün yenilikleri getirdi. Hep 4-3-3 oynanırdı mesela onlara kadar. Onlar bunu değiştirdi. Maçların son 25 dakikasında rakibi çok zorlardık. Zaten 54 puanla ülke rekoru kırarak şampiyon olduk.
Partizan’dan Hajduk Split’e gidiyorsunuz. O zaman da Hırvat kulübü ve Sırp kulübü farkı var mıydı? Hem kültür olarak hem de saha içindeki uygulamalar açısından?
Bana fark etmiyordu. Hajduk’ta daha rahattım bakarsan. Keşke daha önce gitseydim oraya, çok büyük kulüptü. Mladinic ve Miladinovic’in yakın bir arkadaşı vardı, menajer. Beni çok severlerdi ve o menajere emanet ettiler. 1981 yılında Hajduk’a gidecektim ama Partizan bırakmadı. Sonra askere gittim. Belgrad’da bitirebilirdim askerliği ama Hırvatistan’ın Pula şehrine gittim; denizci olarak askerlik yaptım. Orada da Hajduk’a gidebilirdim ama Partizan yine bırakmadı.
Sonra Hajduk’a gittim. Beni emanet ettikleri menajerin iletişim içinde olduğu önemli Avrupa takımları vardı; Anderlecht, Standard Liege, Bordeaux, Hamburg… Benim için en iyi kulübün Bordeaux olduğunu söylüyordu. Bir buçuk sene Hajduk’ta kalacağım, 28 yaşına basınca da Bordeaux’ya gideceğim; plan buydu. Ama ben Split’te oynarken menajer Belçika ve Fransa’da vergi ile ilgili bir sorun yaşadı ve hapse girdi. Benim iş yattı.
Sizi Tottenham da istememiş miydi?
O zaman transfer için yaşım tutmuyordu. Radomir Antic, o dönemde Luton Town’da oynuyordu. Bizim Tottenham ile oynadığımız maça gelmişti. Antic, Tottenham’lı (Steve) Perryman ve ben, maçtan sonra konuştuk. Orada oynayabileceğimi söylediler ama dediğim gibi yaşım tutmuyordu. Ondan önce de Hamburg istemişti beni, 20 yaşındaydım. Ama o zaman kaçmam gerekiyordu…
Bir de Cruyff sizi Ajax’a istiyor. En etkileyici hikâye o galiba?
O daha sonra, Galatasaray’da… Münih’te bir salon turnuvasına gitmiştik ve en iyi futbolcu seçilmiştim. Neler yaptım neler… Ajax da o turnuvadaydı. Turnuva bitti, aynı gece başka bir turnuva için Stuttgart’a gittik, Ajax orada da vardı. Kahvaltıda oturuyoruz; Simo, ben, Kovacevic… Cruyff da karşıda bir masada… Devamlı ona bakıyorum, en sevdiğim futbolcu herif. Bir baktım; papapap Cruyff geliyor!

— Günaydın!
— Günaydın!
— 15 dakikan var mı?
“Var” dedim ama öleceğim, titriyorum. Partizan-Kızılyıldız maçı oynamış adamım, hayatımda ilk kez heyecanlandığımı hissediyorum.
— Kontratın ne zaman bitiyor?
— Yazın.
— Ajax’ta oynamak ister misin?
— Tabii.
— Ama bir sorun var…
Biliyordum sorunu, eski PSV kaptanı Lazar Radovic arkadaşımdı, ondan öğrenmiştim; Hollanda Futbol Federasyonu, bazı sezonlarda Yugoslavya’dan oyuncu alınmasını yasaklıyordu. O sene de bunu yapmışlardı. Cruyff, eğer istiyorsam bir şeyler deneyeceğini, başka ülkenin pasaportunu alıp Ajax’ta oynamamı sağlamak için uğraşacağını söyledi. Başka ülke pasaportunu hayatımda kabul etmem, Galatasaray’ı da bırakmam, mümkün değil. Ama işin ucunda Cruyff var, kimse kusura bakmasın! Telefonumu istedi, arayacağını söyledi. Birkaç gün sonra hakikaten de aradı:
— Hi.
— Hi.
— I’m sorry.
— No problem.
Her şeyi denediğini ama olmadığını söyledi. Yanılmıyorsam altı ay sonra da Barcelona’nın başına geçti.
Kariyerinizde en üzüldüğünüz an budur herhâlde?
Tabii, Cruyff ayağına geliyor kardeşim, Cruyff! Beni göreceksin ama; felaket bir titreme…
Az önce Hajduk Split-Tottenham eşleşmesinden bahsettiniz biraz. 1983-1984 sezonunda UEFA Kupası yarı finali karşılaşmasıydı ve ilk maçı 2-1 kazanıp, orada 1-0 yenilerek elenmiştiniz. İngiltere’deki rövanşta bir frikiğiniz var. Kaleci (Tony) Parks topu durduramıyor ve direğe çarpıp çıkıyor top. Aslında Monaco maçını hatırlatıyor o pozisyon…
Evet, direğe vurdu top. Biz o Tottenham’ı elerdik, kupayı da alabilirdik. Ama Zlatko Vujovic ve Blaz Sliskovic sakattı ve bizimle İngiltere’ye gelmediler. Muhteşem futbolculardı bu adamlar. Bak, orada da politika var. İlk maçta, şimdi ismini söylemeyeyim, bir futbolcumuz var idi, onu satmak istiyorlardı yurt dışına… Antrenör geldi, benim yerime onu oynatacağını söyledi. Aslında yedek adam. “Neden ben neden!” diye çıldırdım. Normalde çeker kapıyı giderdim ama gitmedim de… İlk maçta bakarsanız sonradan giriyorum zaten oyuna…
Kızılyıldız, 1991’de Avrupa şampiyonu olmuştu. Ezeli rakibinizin o muhteşem takımını izlerken ne düşünüyordunuz?
Helal olsun kardeşim. Ne yapılması gerekiyorsa yaptılar. İlki başardılar. Rusya, Polonya, Macaristan, Yunanistan, Türkiye, Romanya… Bu ülkelerden çıkıp kim şampiyon oluyorsa ben mutlu olurum. Şimdi bu ülkelerden hangi kulüp Şampiyonlar Ligi’ni alabilir? Artık ayrıldı kulüpler: Zenginler ve fakirler…
Kara paralarını örtmek için saçma sapan paralar veriyorlar. Ne 200 milyonu, Neymar’a 20 milyon vermem ben. Ne yapar kardeşim bu adam? O zaman Messi 500 milyon, eski Brezilyalı Ronaldo 1 milyar, Maradona bir buçuk milyar, Pele 2 milyar… Messi’nin belgeselini seyrettiniz mi? Ne diyor Luis Menotti? “Messi mi Maradona mı diye soruyorlar, uzaydan gelen bir futbolcu var, o da Pele!” Ben demiyorum, Menotti diyor bunu, bir Arjantinli…
Bu para aklama işi midemi bulandırıyor. Futbolu da alet ediyorlar buna. Biliyorsunuz Al Capone da o kadar adam öldürmüş, istediği siyasetçileri seçtirmiş, haraç kesmiş… Ama iyi avukatlarla çıkmış. Sonunda vergiden pap, içeri almışlar. Bunlar da Al Capone’un vergi ödüyor görünen hâlleri. Futbolu da alet ediyorlar. Hepsi hırsız, hepsi, hepsi…
Kısa bir ABD maceranız var…
Türkçe karşılığı ne oluyor bilmiyorum. Tamamen aventürist (maceraperest) bir iş, sırf macera…
Hajduk’tan kopma nedeniniz neydi?
Yeni bir antrenör gelmişti, (Stanko) Poklepovic… Beni takımda istemediğini söyledi. En iyi oyuncusuydum. Asanovic genç idi hatta, onu düşündüğünü söyledi. Bir de Salov vardı, onun da kalacağını belirtti. Bana “Git” diyor. Az kalsın dövecektim yemin ediyorum. Çok zor durumdaydım. Sinirlerim bozulmuştu, “Hayde bir gideyim Amerika’ya” dedim. 30 bin dolar verdiler, o senelerde kaç futbolcu bu paraları kazanırdı ki? Split’te kalsam maaş alacaktım ama kesin bir bokluk yapacaktım. Macera tamamen macera…
Baltimore’da Almanya ile 1974 Dünya Kupası kazanmış Bernd Hölzenbein ile takım arkadaşıydınız…
Beni gördüğünde inanamadı zaten. “Ne işin var burada?” diye sordu. “Olağanüstü oyuncusun” derdi, ben de “Holzi be, bende menajer yok. Normal bu” derdim. Sonra Galatasaray’a gittim, Almanya’da Offenbach ile oynuyoruz… Holzi de maçtan sonra Derwall’i görmeye gelmiş ama benim Galatasaray’da olduğumdan haberi yok. Tünelde yürüyorum, baktım Derwall ile Holzi konuşuyor… Bağırdım: “Holzi!” Bir bakışı var, anlatamam… Yine “Ne işin var senin burada?” Galatasaray’da oynadığımı söyledim. Derwall’e de aynı şeyleri söyledi, beni övdü…
ABD’de isminiz Jeff Prekazi olarak karşımıza çıkıyor hep. Bir sebebi var mıydı?
Aptal onlar, aptal! Ondan dolayı. İsimleri söylemesi zor geldi mi öyle telaffuz ediyorlar. Jeff, Stan… Reşat vardı, Galatasaray’da da oynamıştı kısa süre, ona da Ray diyorlardı…
ABD’de salon futbolu ortamı nasıldı?
Buzda oynanıyor ya hokey, onun gibi… Bir kısım oyuncu giriyor, 2-3 dakika oynuyor, sonra çıkıyor… Karmaşa… Bir de sürekli dolaşıyorsun. Baltimore’dan Los Angeles’a uçakla, yedi saat.
Galatasaray macerası da Partizan’dan takım arkadaşınız Simovic’in telefonu ile başladı…
Bir telefon, papapap… (Rüdiger) Abramczik mukavelesini uzatmamış. Simo aradı, “Gel” dedi. “Tamam” dedim. Simo, gazeteci Yahya Vatansever ve Futbol Şube Sorumlusu Selçuk Uygur ile görüştüm. Kamp başladı, Simo ile kalıyoruz. Bu arada çifte vatandaşlık teklifi yaptılar. En sonunda bir şartla kabul ettim. Şartım, kulübün Belgrad’da bir daire almasıydı. Onu da hep para, para, para diye düşünen Alp Yalman kabul etmeyince mukavele yapmamaya karar verdim. Derwall görüştü sonra Alp Yalman’la. Orada “Prekazi’yi kabul etmezseniz ben başka yabancı almayacağım” demiş. Öyle olunca beni transfer ettiler ama çifte vatandaş olmadım.
Jupp Derwall kariyerinizin neresinde?
En tepede, bir numara! Çok efendi, çok iyi antrenör. Sanki Alman değildi! Sanırsın iki kalbi vardı. Tabii ki Almanlarda da iyi insanlar vardır ama Derwall başkaydı be abi! Her şeyi öğretti, çok şeyler getirdi Türkiye’ye. Her şey onunla başladı Türkiye’de. Sonraki bütün başarılarda payı var.
Derwall, Türkiye’ye geldiğinde şartlara ve futbol oynanış tarzına inanamadığını yazar. Sizin de bu konularda şaşırdığınız noktalar var mıydı?
Sokakta gibi futbol oynuyorlardı. Kaç kere Derwall’e söyledim; “Bir şeyler yapmalısınız, taktik olarak takıma müdahale etmelisiniz” dedim. “Onlar anlamazlar” cevabını verdi. Vallahi bak. Florya’da toprak sahayı ilk gördüğümde Simo’ya “Burada mı çalışacağız?” dedim. Deplasmanlar daha beter. Denizli, Rize, Ordu… Denizli’de toprak bile değildi saha, Ordu’da toprak, Rize’de biraz kum biraz toprak… İzmir, Trabzon, Malatya, Samsun gibi şehirlerde ise sahalar iyiydi bak.
Ben Türkiye ile ilgili hep güzel şeyleri hatırlamak istiyorum. O sevgi-saygı hep kaldı Türk insanı ile aramızda. Hâlâ beni tanırlar, buraya geldiler mi hepsine yardım etmeye çalışırım. Ama onlar da beni çok severler. Çünkü o sevgiye layık oldum. Ülke futbolu için ‘bingo’ idim ben. Birçok gazeteci, “Bu nasıl buraya geldi?” diye soruyordu. Ben çok şey verdim Galatasaray’a ve onun karşılığını da insanlardan hâlâ alıyorum.
Türkiye’deki dağınık futboldan bahsettiniz. Bu sizin için kolaylıklar oluşturuyor muydu? Hatalı yerleşen rakiplerin eksiklerini görüp, hücumu ona göre planlama gibi…
Türkiye’de oynamak benim için bir yandan çok kolaydı, diğer yandan çok zordu. Benim kafam meşguldü her zaman, gözlerim fıldır fıldırdı. Bir kere futbolcular altyapı eğitimi almamıştı ama onların da suçu değil bu. Ben sağıma bakarım, topu soluma atarım. Çünkü altyapıda çok çalışmıştım. Görmeden, sese atarım topu. “Prekiii!” diye bağırır, top sende. Galatasaray’a ilk geldiğim zamanlar, antrenmandayız… Uğur Tütüneker de yanımda koşuyor ama ben ona değil de ters tarafa bakıyorum. Döndüm, pası Uğur’a attım. Beklemiyor tabii, bağırmaya başladı: “Ya sen öbür tarafa bakıyordun, niye buraya attın?” İçimden “Aptal, devam etsene” dedim. Semih Yuvakuran televizyonda söyledi, “Ben futbolu Cevad’dan öğrendim” diye. Onların suçu değil ki! Bir şey göstermemişler.
Çingene Arif’te ne yetenek vardı ama 18’e girmeye korkuyordu. Altyapıda ne yapması gerektiği öğretilseydi Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu olurdu. Neler vardı onda; sağ ayak, sol ayak, çalım… Senede 15 gol atabilirdi, kaç gol var Arif’in Galatasaray kariyerinde? Bir elin parmağı kadar yoktur. Sonra Yusuf… Öyle futbolcu Galatasaray’da yoktu, Türkiye’de yoktu; ben hâlâ da görmedim… Sadece Türkiye’de kaldı, yazık etti. Bugünün piyasasında 50 milyon ederdi, Avrupa’nın her takımında rahatlıkla oynardı. Zevkle söylüyorum, hayvanın tekiydi. Çok da karakterli bir insandı. Ama kafa yok! Vermedi kendisini.
2000’deki disiplin bizde olsaydı, Avrupa şampiyonluğunu biz o zaman da alırdık. Garanti! 2000’deki takım müthişti. Zaten o takımdan 7-8 kişi Dünya Kupası’nda ilk 11 oynadı ve Türkiye üçüncü oldu. Onların dışında Hagi, Popescu, Taffarel, Capone vardı. Ben kimlerle oynadım? Biz de şampiyon olduk, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale çıktık. Elbette Hagi çok iyi bir futbolcu ama Galatasaray’da paşa gibiydi. Arkasındakiler deli gibi koşuyor, önündekiler deli gibi koşuyor… Hakan Şükür benimle oynasaydı elli tane gol atardı her sene. Garanti! Çünkü ben onu bırakmazdım.

Ama Tanju’nun da futbolcu olarak hakkını veriyorsunuz…
Tabii ki ama Tanju beş metrekarede oynuyordu, Hakan Şükür bin. Çok büyük fark.
Galatasaray’da ilk sene namağlup giden şampiyonluk…
Semra Özal. Beşiktaş’ın son 7-8 haftada İnönü Stadı’ndaki maçlarına bakın. Biz 1-0, 2-0, 2-1 kazanıyorduk, onlar averajı garantilemek için çok farklı kazandılar. Hakem Özcan Oal bizi kaç kere yaktı o sezon…
Ama sonraki yıllarda, bir kupa töreninde Turgut Özal’a formanızı hediye ediyorsunuz. Bir yandan da sempatiniz var mı?
Kime?
Turgut Özal’a…
Benim kafamda sürekli bir şeyler dönüyordu. Giderken tribünlere, kulüpten biri “Elini öpeceğiz” dedi. “Kimin elini öpeceğiz? Ben sadece babamın elini öperim” dedim. Bayram sabahları babamın elini öperdim, başka kimsenin öpmem elini. En sondaydım. Bütün takım elini öptü Turgut Özal’ın, sıra bana geldiğinde uzattı elini, eğilmedim, formamı çıkardım. Şaşırdı. Uzattım formamı, “Siz her sene bize plaket hediye ediyorsunuz hatıra olarak, bu defa ben de size hatıra olarak formamı veriyorum” dedim. Öyle kaldı.
14 yıl aradan sonraki şampiyonluğa gelelim. Eskişehirspor maçından önce stres var mıydı takımda?
Çok… Çok korkuyordu oyuncular.
Siz?
Bende yoktu. Korku sadece kötü sonuç verir. Ben çıkıyordum maça; to be or not to be… Kendime o kadar güveniyordum ki… Bir de frikik öncesi ufak kavga çıktı İlyas’la (Tüfekçi) aramızda. İlyas vurmak istedi, “Sen ne zaman gol attın?” dedim. Aldım sonra topu, tak, haydi iyi günler… İşte, kendine güven budur.
Steaua Bükreş ile oynadığımız rövanş maçını hatırlıyorum. İzmir’deydik. Maçtan kısa bir süre önce birkaç gazeteci bana frikik attırdı. Çıplak ayakla vuruyordum, hepsi doksana gidiyordu. Maçta da aynısını attım ama kaleci Lung çok uzun boyluydu, parmaklarının ucuyla dokundu, direkten döndü. Cüneyt gitti tamamladı, gol oldu. İnanamıyordu gazeteciler, “Nasıl yapıyorsun?” diyordu. Kardeşim çalışıyoruz… Tabii ki benim bir avantajım da vardı, ayağımın küçük olması, 38 numara. Bir de o zamanki toplar çok iyiydi, artık öyle top yok.
Tango mu?
Evet. 1978 Dünya Kupası’nda çıkmıştı. Turnuva Arjantin’de olduğu için topa da Tango demişler, senelerce kullandık. Müthiş toptu, nereye istersen oraya gidiyordu. Tabii çalışmak lazım devamlı, yoksa gitmez. Her antrenmandan sonra frikik atıyordum.
Neuchatel Xamax maçıyla ilgili hep Mustafa Denizli konuşulur; “Beş atacağız dedi, beş attık” diye…
Propaganda. Biz zaten Neuchatel’i eleyeceğimizi biliyorduk. Benim en ufak bir şüphem yoktu. Hem bizim takımı biliyordum hem rakip takımı. Sahaya girmeselerdi, ilk maç da ya 1-0 biterdi ya 1-1. Garanti. Bir anda abuk subuk goller yedik, 3-0 oldu.
Rövanşa çıkarken rahattınız yani?
Ben her zaman rahattım. Sonraki turda, Köln’deki Monaco maçından önce şehirden bir saat uzaklıkta bir yerde kalıyorduk. Her gün yağmur yağıyordu. Ben kitap okuyordum, mola veriyordum, çıkıyordum yağmurda sigara içip dolaşıyordum. Bir hafta boyunca bunu yaptım. Bütün hafta herkes papapap konuşmuş, maç günü kahvaltıda kimsenin çıtı çıkmıyor. Derwall ziyarete geldi, otobüse bindik, maça gidiyoruz… O zamanlar walkman’ler vardı, taktım kulaklıkları, otobüste müzik dinliyorum. Şarkılara eşlik etmeye başladım. Bir baktım, Cüneyt geliyor, kaptan… Koluma dokundu, çıkardım kulaklığı… Diyor ki “Cevo, konsantre ol maça…” Dedim Cüneyt, ben yedi gündür konsantre oluyorum. Savaşa gidiyoruz; ya öleceksin ya yeneceksin… Derwall bana bakıyor, böyle yapıyor… (Baş parmağını yukarı kaldırıyor) Geldik soyunma odasına, herkes hâlâ sessiz… Ben bekliyorum, sahaya çıkalım diye. Konsantreyi çoktan bitirmişim, burada. (Kafasını gösteriyor.)
Topun canı…
Evet, hepsi doğru. Var.
Bir daha o frikiği hiç atamamışsınız…
Ben frikiğin doktoruydum. Öğrendim, nasıl vurulması gerekiyorsa vurdum. Öğrettim de… Mesela Tugay, antrenmandan sonra kalıyordu: “Cevad Abi, hadi frikik atalım.” Çok yetenekli çocuktu. Bir maçta savunmada eksiğimiz vardı, “Tugay oynasın, o her şeyi oynar, bir tek kaleci olamaz” demiştim. Oynadı da… Yetenek kardeşim. Teknik süper, şut süper… Doktor öğretti ona, o da doktor oldu! Şimdi OFK Belgrad’daki çocuklara öğretiyorum. Kendim de hâlâ çok iyi kullanıyorum, kramponla ya da çıplak ayakla… Ama yok, yıllar geçti, o frikiği atamıyorum. Yapamıyorum… Orada benim istediğim olmadı. İstediğimi yapabilsem belki gol olmayacaktı. Dış falso vurmak istedim, düz gitti.
Önemli olan orada topa vurma cesareti göstermek…
Zaten eşim benim gerildiğimi görünce tribünde kardeşi ve arkadaşına “Bu manyak oradan vuracak galiba” demiş. Sonra, gol işte… Eğer kendine güvenmiyorsan, olmaz.
O golü boksör Jack Dempsey’nin yumruklarına benzetiyormuşsunuz, o dönemki röportajlarınızda bu var…
Onu Sayın Temel Özalak yazmış. Onu çok severim ama benzetme bana ait değil.
Asıl etkilendiğim şeyi anlatayım. ABD’li yazar Dale Carnegie’nin yazdığı bir psikoloji kitabını okuyordum o dönem. Her şeyin psikolojiyle ilgili olduğunu o kitapla anlamıştım. İnsan hikâyelerine tanık olmuştum. Mesela birini anlatayım… Çok zengin bir adam; amansız bir hastalığı var, ölümü bekliyor. Bir de hayali var: Gemiyle dünya turu yapmak. Doktoru tabii buna izin vermiyormuş. Adam gitmekte diretince, doktor bir yasak listesi hazırlamış. Onu yiyemezsin, bunu içemezsin; her şey yasak. Çeşit çeşit de ilaç vermiş. Adam kendisine bir tabut almış, kaptanla konuşmuş; “Eğer gemide ölürsem beni bu tabuta koyacaksınız, şu buzlukta saklayacaksınız, dönüşte de şu adrese göndereceksiniz” demiş. Sonra binmiş gemiye, doktor neyi yasakladıysa hepsini yemiş. İçki, sigara, her şey… İlaçları atmış denize, hiçbirini içmemiş. Tur bitmiş, dönmüş doktora gitmiş. Doktor bunun yaşadığını görünce şaşırmış. “Gel” demiş, “Sana bir check-up yapalım.” Bütün testleri yaptıktan sonra, “İnanamıyorum,” demiş, “siz hasta değilsiniz.”
Galatasaray’ın eski kalecisi Bosko Kajganic’in öldüğü kazayı bilir misiniz? Arabada bir de gazeteci var: Yahya Vatansever. Kajganic’le birlikte öldüğü düşünülerek morga götürülmüş. Morgda insanları teker teker dondurucuya koyuyorlarmış, sıra ona geldiğinde Yahya parmağını oynatmış. Bunu gören görevli, diğerlerine söylemiş, başta inandıramamış. Bir süre bekledikten sonra tekrar oynatmış parmağını Yahya. Bugün yaşıyor…
Monaco maçında oyundan çıkarılışınızı hatırlıyor musunuz?
Orada Mustafa Hoca kendini kaybetti. Nasıl beni değiştirir ya? Normal insan Tanju’yu çıkarır, Uğur’u santrfora kaydırır, orta sahayı kuvvetlendirir… Ama yine kazandık.
Peki o Monaco takımı hakkında ne söylersiniz?
Müthiş… Ama ne zaman bireysel yetenekleri takım olma duygusuyla birleştirirsin, bir inancı koyarsın içine, o zaman beklenmedik işleri başarabilirsin. Bizim o takımımızda her şey vardı. O zaman savaşa bile gidersin kardeşim. Ya öleceksin ya kahraman olacaksın. Biz kahraman olduk. İşte öyle…
Herkes o Almanya’daki taraftarı anlatır ya…
Oo, o başka, o Almanya’daki Türkler… Onlar olmasaydı ne yapacaktık biz… Muhteşemdiler.
İlk Partizan-Kızılyıldız derbinizdeki duyguları hatırladınız mı o gün?
Mungersdorfer Stadyumu kaç kişiydi, 55 bin mi? Neredeyse 55 bini de Türk’tü. Bir tanesi de Turgut Özal. Sen düşünebiliyor musun ne demek bu oradaki Türkler için? Özal gelmiş, Almanya’da ve Galatasaray oynuyor… Herkes geldi, inanılmaz bir atmosfer oldu.
Öyle bir Monaco’yu eledikten sonra Steaua Bükreş’i de eleyebilir miydiniz?
Bence, yüzde milyar.
Niye olmadı?
Mustafa Hoca! Yanlış yaptı. Beni sağ tarafa koydu. Erhan’a “Hagi’yi tut” dedi. En büyük komedidir Muhammet’in o maçta oynamaması. Muhammet olsaydı, Hagi 90 dakika adım atamazdı. Garanti… (Miodrag) Belodedici o dönem Romanya’dan kaçıp Kızılyıldız’a transfer olmuştu. Benim arkadaşım gazeteci olarak gidip onunla sohbet etti, Steaua’ya dair ne varsa hepsini öğrendi. Ben de her şeyi Mustafa Hoca’ya anlattım. Ama o hepsini tersine çevirdi. Orada Tanjusuz oynamamız gerekiyordu. Uğur tek başına ileride, ben onun arkasında, kalabalık orta saha, kalabalık defans… Kesinlikle elerdik.
Az önce Alp Yalman’dan bahsettiniz… Galatasaray’dan ayrılışınızda onun etkisi var mıydı?
Alp Yalman, her şeyi para ile çözeceğine inanırdı. Galatasaray’dan ayrıldım, o zaman iki tane çek verdi, son mukaveleden alacağım para… 135 bin Mark falandı tutarları. Gittim bankaya, “Para yok” dediler. Mahkemelik olduk, kazandım ama o da avukata gitti. O ara Adnan Polat kulübe yeni yeni girmişti. Mecidiyeköy’deki yerine çağırdı beni, avukatı arayıp davayı çekmemi istedi. “Sana şu kadar para veririz, bir de jübile yaparız” dedi. “Teşekkür ederim” dedim ama futbolu bırakmak istemediğimi söyledim. Israrla tekrarladım. “Bana para teklif ediyorsunuz ama benim babam Rifat Prekazi, benim fiyatım yok” dedim. İnanamadı. Her şey para değil! Gittim Bakırköyspor’da oynadım.
Bu yüzden Alp Bey’i hiç görmek istemiyorum. Galatasaray’ın 100. yıl kutlamalarına davet edildim, orada karşılaştık… Selam bile vermedim, hak etmedi ki!
Türkiye’de oynadığınız son maç da Galatasaray’a karşıydı…
Zaten o zamanlar çok tatsızdım, burada savaş çıkmıştı, aklım buradaydı. Aslında iyi bir kadromuz vardı. Fenerbahçeli Zafer, Hasan Vezir, Rotariu… Ama antrenörümüz hiçbir şey bilmiyordu, baltanın tekiydi. Bakırköylü birini koymuşlar takımın başına, politika işte… Ne maçtan ne antrenmandan keyif almıyordum. Aklım zaten savaştaydı. Bir gün geldim eve, eşime dedim “Bavulları topla, gidiyoruz.” Savaş nedeniyle içimde hiçbir heves kalmamıştı.
Savaş döneminde Sırbistan’a dönmek nasıl bir karardı?
İstanbul’dan giderken herkes “Manyak mısınız? Savaş varken nereye gidiyorsunuz?” diyordu. Buraya geldik, “Manyak mısınız, niye geldiniz?” dediler. Ama işte, öyle olmuyor… Çok etkiledi beni savaş. Başka bir ülkeyle savaşıyor olsaydık bu kadar etkilenmezdim. Tabii ki savaşın her türlüsü kötü ama iç savaş en kötüsü kardeşim. Çünkü her yerde arkadaşım var. Psikolojik olarak o olay beni öldürdü. İdmana gidiyordum ama niye gittiğimi bilmiyordum. Kalmamıştı içimde hiçbir şey. O yüzden bıraktım döndüm. Bana bir şey olsa bile en azından kendi ülkemde, kendi şehrimdeydim. Etrafımda sevdiklerim…
Ülkenize döndüğünüz sırada Galatasaray’daki takım arkadaşlarınızın hiçbiri sizi aramamış…
Maalesef. Ama ne yapayım ben? Onların yüzü.
Kimse mi aramadı?
Hiç. Başka arkadaşlarım aradı ama futbolculardan arayan olmadı.
Savaşın etkilediği şeylerden biri de aslında Yugoslavya Milli Takımı o dönem…
Politika işte. Her şeyi yapıyor… Sonuç ne?
Kaç bin kişi öldü, kaç bin kişi kaçtı, kaç ev yok oldu. Ne oldu? Faydayı kim gördü? İnsanları ayrıştırıp birbirine düşürdüler. Yok Hıristiyan, yok Katolik, yok Müslüman… Çok mu zor kardeşim birlikte yaşamak? Birbirine saygı göstermek zor mu? Farklılıkları sevmek zor mu? Ne olduğumuz alnımızda mı yazıyor? Ama insanların aklını karıştırdılar. Menfaat, para… Her şey materyalizme döndü, futbol da… Her şey, her şey.

Son Yılların En İyi Parçalı Forması




Tehlike


We are not in danger. We are the danger!

Mancini Ülkesine Döndü


Ne zaman medyada onunla ilgili haber görsem dikkat kesiliyorum.Galatasaray dönemi nedeni ile taraftarın özel ilgisi var tabii ki kendisine...Milli takım teknik adamlığı Zenit sonrası kariyeri için doğru bir adım bana göre.
2020 ve sonrası için başarılı olmasını isterim.

İniesta'ya Şık Veda


Griezmann'ın Dublesi


Antoine Griezmann, Atletico Madrid formasıyla bir Avrupa Ligi finalinde 2 gol atmayı başaran üçüncü oyuncu oldu. 2009/10: 🇺🇾 Diego Forlan 2011/12: 🇨🇴 Radamel Falcao 2017/18: 🇫🇷 Antoine Griezmann

Madrid'in Kralı

Atletico Madrid'in son 6 sezonu; 2 UEFA Avrupa Ligi 1 UEFA Süper Kupası 1 La Liga şampiyonluğu 1 Copa del Rey 1 İspanya Süper Kupası 2 Şampiyonlar Ligi finali Ve Diego Simeone

15 Mayıs 2018 Salı

Bir Kulüpten Daha Fazlası


Arena Açılış Kapanış #YB10



Gelen Gideni Aratmadı


İki futbolcu arasında kalite olarak çok büyük fark yok ama potansiyelleri çok yüksek.
Garry eğer 15-20 milyon Euro seviyesinde gelir getirmez ise CL için kalması daha mantıklı olur...Premier lig takımları için bunlar büyük paralar değil.

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Yürüyedur # GR


9 gol ve 9 asist...Bruma'nın 3/1 fiyatına alınıp aynı katkıyı verdi diyebiliriz...Sezon sonu 15 milyon civarı satıp benzer scout transferi yapmak gerek. Malum FFP hala önemli.

Şampiyonluğa 2 Hafta Kaldı





7 Mayıs 2018 Pazartesi

Sağ Bekin Profesörü


Ligin en klas sağ beki, şanssız sakatlık geçirdi ama Linnes o bölgeyi iyi kapattı diyebiliriz.

Mısır’ın 21. yüzyıl kahramanı: Muhammed Salah

Muhammed Salah’ın doğduğu köy, tozlu ve asfaltlanmamış sokaklardan, etrafı parıldayan yeşil alanlarla çevrili, kırmızı tuğlalardan yapılmış evlerden oluşan bir yer. Köyün merkezinde, Ahmed al-Masery oturuyor. Boş bir kafede, duvara asılmış küçük bir televizyondan, Roma’ya karşı Liverpool forması giyen eski arkadaşını izliyor. Ekrana doğru el hareketleri yapan 35 yaşındaki adam, “Eskiden onunla PlayStation’da futbol oynardım” diyor. Salah o zamanlar oyunda da Liverpool’u seçermiş. Şimdi ise Merseyside’ın en sevilen evlatlık oğlu ve birkaç ay sonra Şampiyonlar Ligi finali oynayacak takımın ilham kaynağı. Taraftarlar kendilerini ona adamış ve ‘Mısır Kralı’ diyorlar. Bir de şarkıları var: Bir gol daha atarsa, ben de Müslüman olacağım!
Kahire’nin iki otobüs ve bir tren yolculuğu uzaklığında, küçük bir çiftçi topluluğu olan Nagrig halkı için Salah’ın yükselişi neredeyse inanılmaz. Salah yılda bir kez köyüne geliyor ve şöhret gibi değil, kendi gibi yaşıyor. Al-Masery’nin söylediğine göre köyünde araba kullanmıyor: “Köyüne gelir ve sokakta herkes gibi dolaşır. Onunla konuşmak isteyen herkese karşılık verir, sohbet eder.” Salah, İngiltere için yeni bir ‘fenomen’. Mısır’da, onun ilerlemesi sürekli takip edildi. Ülkesinde ne kadar popüler olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Nereye bakarsanız onun yüzünü görürsünüz. Her kahvecide Salah posteri var. Duvar resimleri, Mısır kültürünün efsane iki ismi; şarkıcı Ümmü Gülsüm ve yazar Naguib Mahfouz’la beraber her yerde. Alkolsüz içeceklerden, çikolatalı gofretlere, GSM operatörlerinden, bankalara kadar her şey Salah’la birlikte satılabiliyor. Devletin, Salah’ın adını kullanarak yaptığı uyuşturucuyla mücadele kampanyasının ardından, yardım telefonlarında %400 artış olduğu açıklandı.
Salah düzenli olarak yeni evlilere, evlerinin ihtiyacı olan şeylerin alınması için yardımcı oluyor, ancak bu hiçbir zaman halka açıklanmıyordu. Gazeteciler, köşe yazarları ve televizyonda program yapanlar Salah’ın bu güzel tarafını insanlarla zevkle paylaşmaya başladı. Ancak Salah’ın eski arkadaşı Ahmed al-Masery’ye göre bunların birçoğu sadece kulaktan dolma, uydurma hikayeler. Özellikle bir tanesinin çok meşhur olduğunu söylüyor: Hikayeye göre Salah’ın babasından 1250 pound para çalınıyor. Hırsız daha sonra yakalanıyor. Affedilmesini diliyor ve Salah’ın ailesi ondan şikayetçi olmuyor. Bir başka hikayede ise Salah’ın insanlara iş bulduğu anlatılıyor. Hatta Salah’ın yolda gördüğü insanlara nakit para dağıttı bile söyleniyor… Ahmed al-Masery, “Medya sürekli Salah’tan bahsetmek istiyor. O iyi bir adam, çok saygılı biri ancak hakkında söylenen şeylerin bazıları gerçek değil…” diyor.
Ancak sokaktaki insanların birçoğu, anlatılan hikayelere Ahmed kadar şüpheci yaklaşmıyor. Kahire’de bir kahveye dolmuş ve Liverpool’un Şampiyonlar Ligi finaline yükseldiği maçı izleyen Kahirelilerden birisi olan 29 yaşındaki futbol aşığı Omar Salem diyor ki; “Anlatılanlar gerçek olmasa bile umursamıyorum. İnsanlar onun hakkında anlatılan şeylere inanmak istiyor. Şu anda o kadar çok seviliyor ki, kimse bunların gerçek olmadığını iddia etmez.”

Kahire’de geçen Temmuz’dan önce Liverpool taraftarı bulmanız zordu. Bu sezon her şey değişti; futbolseverler Liverpool’un her maçını takip ediyor. Omar Salem, Mısır halkının duygularını özetliyor: “Mısırlı bir futbolcunun Şampiyonlar Ligi’ni kazanması harika olurdu, harika…” Salem durmuyor, anlatmaya devam ediyor: Geçtiğimiz Ekim ayında oynanan Kongo maçıyla birlikte Salah’ın Mısır’da ulusal bir simgeye dönüşme süreci de başladı. Salah’ın uzatma dakikalarındaki penaltısı, Mısır’ı 28 yıl sonra Dünya Kupası’na taşıdı. Salem, “İnsanların o maçla ilgili hatırlayacağı görüntü, Salah’ın sevinç anı olacak” diyor.
Salem’e göre Salah, insanların gerçekten ilişki kurabildiği ilk büyük Mısırlı futbolcu. Hangi arabayı kullandıklarını bilmiyorlar. Hikayesi, ülkesini Avrupa’nın büyük liglerinde temsil eden mütevazi bir gencin hikayesi sadece… Nagrig’in çocukları için Muhammed Salah efsanesi ‘çok gerçekçi’ bir karakter. Köydeki eski okulu, Salah’ın şerefine adını ‘Muhammed Salah’ diye değiştirdi. Bu okulda ‘Salah’ diye bir ders olduğunu düşünebilirsiniz. Çünkü 13 yaşındaki öğrenci Osama Eid, Salah’ı sorduğunuzda, onun hakkında çarpım tablosunu ezbere sayar gibi konuşabiliyor: “Salah çok saygılı ve nazik biri. Fakirlere yardım ediyor, çok iyi işler yapıyor.” Eid ve arkadaşlarına göre Salah dünyanın en iyi futbolcusu. Onlara bir gün Salah gibi olmayı isteyip istemediklerini sorduğunuzda hep bir ağızdan tek bir cevap alıyorsunuz: İNŞALLAH!
Kaynak: The Guardian / Eddie Bower
Hayatım Futbol'dan alıntıdır...