FourFourTwo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FourFourTwo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2015 Salı

Elvir Balic

FFT dergisinden alıntıdır...
Futbolculuğu sayesinde savaştan nasıl kurtuldu? Bursaspor’a kaçarken neler yaşadı? Real Madrid’de neden başarılı olamadı?

Savaşın orta yerinde başlamış bir hayatın var. Futbol oynamayı geçtim, öyle bir ortamda çocuk olmak nasıldı?Korkunç tabii ki. Futbol oynamaya savaştan önce başlamıştım. 1992 senesinde tam ben profesyonel bir mukavele imzalayacakken savaş patlak verdi. Bir anda her şey alt üst oldu. 1984 senesinden 1992’ye kadar Saraybosna’nın en büyük iki takımından birinde, Zeljeznicar Sarajevo’daydım. Oradan diğer büyüğe, FK Sarajevo’ya transfer oldum. Bu iki kulüp Türkiye’deki Fenerbahçe- Galatasaray gibidir. Aralarında çok ciddi bir rekabet vardır, maçları olaylı geçer. Babam beni korumak için her antrenmanıma gelirdi. Dağlarda Sırplar vardı ve onlar için canlı olman ateş etmeleri için yeter sebepti. On kilometre yol yürürdük. O da inanıyordu. Benim bir gün iyi takımlarda futbol oynayacak yetenekte olduğumu biliyordu.
Savaşta kaybettiklerin oldu mu?Ablamın eşini kaybettim, amcamın oğlunu kaybettim, en sevdiğim komşu teyzemi kaybettim. Ablam ve dayım yaralandı. O savaşta da kazanan olmamıştı, herkes sevdiği birilerini kaybetti, herkes sıkıntı çekti. Ben devam etmek zorundaydım. Her şeyin farkındaydım. Farkında olmamak mümkün değildi çünkü tepemizden savaş uçakları, yanımızdan tanklar geçiyordu. Evde oturup bekleyemezsin. İhtiyaçların var. Sular, elektrikler kesik… Çıkıp, sırada bekleyip eve su taşımak zorundasın. Yiyecek bir şeyler bulmak zorundasın. Gücün varsa tünellerden geçip, birilerine yardım etmek zorundasın.
Ailende başka futbolcu var mıydı?Savaşta kaybettiğim kuzenimin kardeşi Mirsad Baljiç milli takımda uzun süre oynamıştı. Bosna’da popüler olmuş, iyi bir futbolcuydu. O da benim gibi sol ayağını kullanırdı. Benim de onun gibi sol bek oynamamı istediler ama ben hep hücumu düşündüm. Hocama “Hücum oyuncusuna ihtiyacınız olana kadar kadroya girmemeye bile razıyım” dedim. Gol attıkça da kendimi kabul ettirdim.
Kuşatma altındaki Bosna’dan düzenlenen bir futbol turnuvası sayesinde çıkıp bir yıl boyunca dünyanın birçok yerinde maçlar yapmışsın. Bu devriâlemde başından neler geçti?Maçların gelirini Bosna’da gönüllü olarak savaşanlardan kurulu orduya bağışlayacaktık. Kadronun içinde ben de vardım ve kendimi bu sayede savaşın dışına attım. Tabii ülke dışında da olsan savaştan kaçabilmiş sayılmazsın. 18 yaşımdaydım ve kaderim kadroya dâhil edildiğim gün değişti. Malezya’da, Arabistan’da, Türkiye’de, Almanya’da bir sürü maç yaptık ve bu maçlarla büyük tecrübe kazandım. Her ülkede cebime bir şeyler koydum. Bunu yapmak hiç kolay değildi. Ailemin yanından ayrıldım ve onlarla tekrar konuşabildiğimde aradan sekiz ay geçmişti. Bu sekiz ayı söylemek kolay ama yaşamak çok zordu. “Acaba yaşıyorlar mı; açlar mı, toklar mı?” diye düşünmediğim tek gün olmadı ama futbol oynamaya devam ettim. Ailemi aradığımda annem hep “Herkes iyi” diyordu. Emin olmak için sırayla herkesi telefona isterdim. Çünkü takımdaki bir arkadaşımın kardeşi ölmüştü ve ondan altı ay sakladık. Akrabalarımın öldüğünü bize gelen yerel gazeteden öğrenmiştim. Çok büyük paralar kazanmıyordum. Kazandığımı aileme gönderiyordum ama savaş şartlarının yarattığı aşırı enflasyon yüzünden hiçbir şeye yetmiyordu. Bir kilo şeker 160 liraydı. Gerisini sen düşün!
Bursaspor’a gelişin nasıl olmuştu? Savaş zamanında yurt dışına çıkman yasak değil miydi?
Turnuva devam ederken Bursaspor’la bir maç yapmıştık. O maçta iyi bir oyun çıkartmıştım. Nejat Biyediç beni beğenmiş. Maçtan sonra beni istemişlerdi. Oysa benim savaşa geri dönmem gerekiyordu. Turnuva başlamadan önce hepimizi çok ciddi şekilde uyarmışlardı ve sayfalarca belge imzalamıştık. Ben yine de Nejat hocanın telefon numarasını aldım. Turnuva devam etti. Arabistan’a gittik. Arabistan’dan sonra Bosna’ya dönmek için uçakla Türkiye’den aktarma yaptık. Havaalanında beklerken aklımdan onlarca şey geçiyordu. Ülkeme dönersem futbol hayatım bitecekti. Sabah saat 5’ti. Nejat hocayı arayıp “Benimle hâlâ ilgileniyor musunuz? Evet derseniz buradan hemen kaçarım, yanımda bir arkadaşım daha var” dedim. “Bir taksiye atlayın, Taksim’de bir otele gidin” dedi. Pasaportu elinde olan kaçtığı için pasaportları saklamışlardı. Herkes uyuyordu. Pasaportlarımızı bulup kaçtık. Korkudan valizlerimizi alamadık. Bir arkadaşım, cebimde 100 mark ve eşofmanlarım vardı. Korkuyordum. Nejat hoca Bursa’dan İstanbul’a bir araba yolladı. O arabayı beklerken hayatımın en zor üç saatini yaşadım. Hiçbir yere ait değildim, “Araf”taydım! 2 Şubat 1995! O günü unutamam.
Kaçtığın ekibin yöneticileri sana tepki göstermedi mi?Başta beni ailem üzerinden tehdit ettiler. Bursaspor başkanı “Oyuncumun pasaportunu vermeden size bonservis ödemem” dedi. Bu benim için çok büyük bir jestti. Çünkü savaş sürdüğü için beni beş kuruş ödemeden alabilirlerdi. Altı ay sonra aileme kavuştum. Onları gördüğümde aradan bir buçuk yıl geçmişti. Bursa’da altı ay kaldılar. Evlerin çoğu yıkıldığından insanlar dairelerin kapısını kırıp içine yerleşiyordu. Gitmek zorunda kaldılar.
Böyle olunca Bursaspor’a bir vefa borcun oldu. Başarında bunun da payı olduğunu söyleyebilir miyiz?Tabii ki. Bir yandan kendimi kulübe borçlu hissediyordum, bir yandan kendimi göstermek için elime büyük bir fırsat geçmişti. Ben Bursaspor’a gittiğimde takımda üç forvet vardı ama sonra önüm açıldı. Evim bile hazırlanmış gibiydi. Bursa benim için başkadır. Ailem için de öyle. Türkiye’ye her geldiklerinde Bursa’yı görmeden gitmezler.
Bursaspor’un 1996 yılında UEFA Intertoto Kupası’ndaki başarısında büyük pay sahibi oldun. Seni o zaman daha iyi tanımıştık. O maçlar senin için de önemli bir vitrin miydi?Şubatta geldiğim için transfer dönemini bekliyordum. Intertoto maçları benim için bulunmaz nimetti. Oynamak için sabırsızlanıyordum. Wimbledon’ı yendik. Ondan sonra da sırayla devam ettik. Karlsruhe ile karşılaştığımız çeyrek final maçında kazananı belirleyecek penaltılarda ilk penaltıyı ben atmıştım. Dokuzuncu penaltıya kadar uzadı. Onu atamazsak kaybediyorduk. Kimse kullanmak istemedi. O penaltıyı kaçırdık ve kupaya veda etik. Sadece Bursa’da değil, bütün Türkiye’de maçlar heyecanla takip ediliyordu. Bütün takım kenetlenmiştik. Bursalıların artık Avrupa’da Intertoto Kupası’ndan fazla övünecek şeyleri olmalı. Çünkü hak ediyorlar.

Ve büyük transfer! Fenerbahçe’ye o dönem için astronomik bir ücret olan 9 milyon dolar karşılığında transfer oldun. Bu ücret seni de şaşırttı mı?Aziz Yıldırım’ın bir oyla başkan seçildiği seneydi. Gazetelerde adımı görmüştüm. Başkan ilk işlerinden biri olarak beni almak istiyordu. Bursaspor’la burada oynadığımız bir maçta, Fenerbahçeli taraftarlar bana tezahürat yapmışlardı. Ben de gelmek istiyordum ve yöneticilere söz verdim. Galatasaray ve İstanbulspor da istemişti o zaman beni. Fenerbahçe’nin ödediği transfer ücreti açıklandıktan sonra sadece Türkiye’de değil, Bosna’da da herkes benden bahsetmişti.
Bütün magazinciler senin peşine düşmüştü. Onlardan nasıl kurtuldun?Türkiye’de Hamdi Alkan komedi programında benim kılığımda küvete dolarları doldurup banyo yapıyordu. Gazetelerde karikatürlerim çıkıyordu. Herkes “Bu parayla şu kadar okul, bu kadar otoban yapılır” diyordu. Herkesin gözü üzerimdeydi. Ben de Bosna’ya kaçtım!
O parayla otoban yaptırmadın herhalde?Bosna’da öncelikle ailemin durumunu düzelttim. Hepsi gerçekten çok zor günler geçirmişti. Bu konudan bahsetmeyi pek sevmesem de Bosna için hayırlı şeyler yaptığımı söyleyebilirim. Bir kilo şekerin hesabını yaptığım günleri unutmadan harcadım o parayı.
Fenerbahçe’de transfer ücretinin ağırlığıyla ezilmekten korkmadın mı? Taraftar senden çok şey bekliyordu…Tesislerden hiç çıkmıyordum. Sürekli tek başıma çalışıyordum. En önemlisi de kendime güveniyordum. Top benim velinimetimdi ve ondan hiç ayrılmadım. Taraftar beni sevdi ve aradan onca zaman geçmesine rağmen unutmadılar.
Tarihi 4-3’lük Fenerbahçe–Gaziantepspor maçında oyundan alınınca direkt soyunma odasına gitmiştin. Senin yerine oyuna giren Rapaiç oyunu adeta tek başına çevirmişti. Maçın skorunu öğrendiğinde “İyi ki çıkmışım” dedin mi?İlk yarıda kötü oynamıştık. Ben oyundan çıkarılınca kendimi kötü oyunun sebebi gibi görmüştüm. İkinci yarı başlamadan taksi tutup Samandıra’ya gittim. Yolda maçı dinliyordum. Dördüncü gol olduğunda nasıl sevindim bilemezsiniz. Hem takımım, hem de kendim için tabii! Yaptığım akıl kârı değildi. Kazanamasaydık, günah keçisi ben olacaktım.
Bursaspor, Fenerbahçe ve Real Madrid! Transfer olacağını ilk duyduğunda aklından neler geçti?Şaka gibiydi! Toshack beni istemişti ama Fenerbahçe’nin istediği fiyatta anlaşamamışlardı. Aradan biraz daha zaman geçti. Tam kendimi Fenerbahçe’de kalmaya hazırlamıştım ki Real Madrid beni yeniden istedi. Aziz Yıldırım’ın yanına gidip “Bir daha bu şansı bulamayabilirim, bir sakatlanırım her şey biter” dedim. Bana hak verdi. Bir gece bana bir telefon geldi. “Gidiyorsun” dediler. Bacaklarımı hissetmiyordum. Sabaha kadar uyuyamamıştım. Ertesi sabah gidip bir takım elbise aldım ve yola çıktım. Başkan gitmeme çok üzülmüştü. Onu üzgün görünce ben de duygulanmıştım.
++real
Madrid’e gittiğinde heyecanını kontrol edebildin mi peki?Havaalanında beni yaklaşık 200 kamera karşıladı. Madrid’de çok az insan Fenerbahçe’yi biliyordu. Birkaç gün sabah kalktığımda camdan dışarı bakmadan Madrid’de olduğuma inanamadım. Kaptan Fernando Hierro beni karşıladı. Küçükken gazetelerden onun fotoğraflarını kesip saklardım. İlk idmandan sonra bir baktım yanımda McManaman, Raul, Morientes… Onlarla nasıl konuşacağımı bilememiştim. Onların da benim gibi insan olduklarını anlamam zaman almıştı. Toshack bana “Burada oynamak kolay değil” demişti. Ne dediğini sahaya çıkınca anladım. 90 bin taraftar omuzlarıma oturdu! İlk 15 dakikadan sonra maç bitsin diye dua etmeye başladım.
Rüyanın en güzel yerinde sakatlık kâbusuyla uyandın. Dünya derbisinde oynayamadan sakatlandın. Bu hayal kırıklığıyla nasıl baş ettin?Real Madrid–Barcelona maçı öncesiydi. Bosna Milli Takımı’yla Estonya’ya dört gol atmıştım. İspanya’ya döndüğümde herkes dev derbide benden gol bekliyordu. Maç için son idmanın bitimine beş dakika kala ayağım kaydı. Çok büyük bir acıydı. Bacağımdan çıkan sesi duyduğumda ağlamaya başladım. Maçta sakatlansaydım bu kadar üzülmezdim. En azından “Barcelona’ya karşı oynadım” derdim. Altı ay oynayamadım. Sakatlıktan önce ve sonra birkaç maç oynayabilmiştim. Sakatlıktan sonra da sabırsızlandığım için şans bulamamıştım. Altı yıllık mukavelem olmasına rağmen küsüp mücadele etmeyi bıraktım. Orada iyi olmanın yetmediğini bilmiyordum!
Real Madrid gibi bir takımda oynadıktan sonra Türkiye’de 2. Lig takımlarında oynamak zor geldi mi? Yine bir karar vermen gerekse yine gider miydin?Ben hiçbir futbol takımını küçümsemedim. İstanbul’dan kopmak istemedim. Zaten her şeyi görüp geçirmiştim. Benim hiçbir zaman gündemde olmak gibi bir derdim olmadı. Tek istediğim biraz huzurdu.
Müzikle ilgilenmen buna yardımcı oldu mu? Çıkardığın albüm için nasıl yorumlar aldın?Müzik her zaman hayatımın bir köşesindeydi. Zor zamanlarımda en büyük keyfim müzik dinlemekti. Yurt dışında olduğum zamanlarda Bosna’nın yerel müziklerini dinlemek beni çok duygulandırıyordu. Hayallerimden biri de bir albüm çıkarmaktı. Kendim için yaptım. Bosna’da çok beğenildi. Pişman olmadım. Çocuklarıma gösterebileceğim bir hatıra olarak kalacak.
Film gibi bir geçmişten elinde kalan en değerli şey ne?Real Madrid’de, kulübün duvarında hâlâ benim fotoğrafım duruyor. Şampiyonlar Ligi kupasının kadrosunda benim adım yazıyor. İşte bu bana yeter. Hiçbiri  parayla alınacak şeyler değil.

21 Eylül 2015 Pazartesi

Ali Ece'nin Gözünden Crespo

Resmi tarih, onu “Şampiyonlar Ligi’nde beş ayrı takımın formasıyla gol atan tek oyuncu” olarak hatırlatacaktı ama söz konusu Crespo olduğunda formalar, renkler o kadar küçük ayrıntılardı ki…

12 Haziran 2002 öğleni… Dünya Kupası ilk tur son maçlarından biri… Birkaç dakika önce Arjantin’in tek golünü atan ama şampiyonluğun en büyük favorilerinden birisi olarak gösterildiği takımının henüz ilk turda elenmesini engelleyemeyen Hernan Crespo’nun dünyanın en çok kazanan futbolcularından birisi olarak kendini ısrarla kasmasına rağmen o küçük futbol delisi çocuk gibi ağlamaya başlaması… Bambaşka bir andır o… Zamanın donup yarıldığı, bambaşka anlamlara yüklenerek durduğu o futbol gerçeği ile çocukluk rüyalarının iç içe geçtiği incecik çizgi…
Arjantin delisi olduğumdan değil o ana takılıp kalmam… Benim için Maradona’dan sonra Arjantin, Tito’dan sonra Yugoslavya ya da Seba’dan sonraki Beşiktaş’tan farksızdır… Crespo, ne Beşiktaş’ta ne de Liverpool’da oynamıştır… Tam aksine her zaman bir türlü sevemediğim hatta çoğu zaman açıkça nefret ettiğim takımların formasını giymiştir… Ama nasıl Redondo, Real Madrid’in en efsanevi futbolcularından birisi olmasına rağmen Barça’lıların uzun bir süre tek sevdikleri Real’li olduysa, River’lı, Lazio’lu, Inter’li, Chelsea’li Crespo Rangers’ta oynayıp Beşiktaş’a bir sürü gol atsa da bu yazdığım satırlarda en ufak bir değişiklik bile olmazdı…
Talihsiz bir çocuktur Crespo… Belki de 2002’deki o gözyaşları bu talihsizliğin dünyanın en çok kazanan profesyonel oyuncularının asla büyümeyen futbol yüreğinden sızan hayalleridir sadece… Belki de sadece o hayallerdir tek gerçekler… Kim bilir? Direk ilk 11’de oynamamasına rağmen Chelsea’nin en çok kazanan oyuncusuyken her şeyi bir kenara itip kendisini Londra’da dünyanın en yalnız insanı olarak hissettiği için takımdan ayrılmak istemesi, psikiyatri kliniklerine sığınması o gözyaşlarının en insani artçı şoklarından birisidir…
Arjantin formasıyla Maradona kadar gol atmış olması sadece bir istatistiktir Hernan Crespo için… Küçükken izlediği 1986 Dünya Kupası’nda Arjantin’in en iyi yardımcı oyuncusu olan Valdano’yla karşılaştırılıp “Valdanito” lakabına layık görülmesi de sadece bir tesellidir, Dünya Kupası’nda kendisi oynarken Arjantin ilk tura elendikten sonra…
Asıl mesele uzun süre bir başka efsanevi Arjantinli santrfor Batistuta’nın gölgesinde kalması da değildir. Eğer en iyi santrfor en çok gol atabilense, Crespo’nun da Batistuta’dan pek bir eksiği yoktur son tahlilde. Daha 18’indeyken River Plate’teki ilk sezonunda 25 maçta attığı 13 gol, onu modern zamanların golle en eş anlamlı isimlerinden birisine dönüştürürken de 20 yaşında ilk kez milli olmasına rağmen ilk golünü tam iki yıl sonra atarken de Crespo aynı Crespo’dur… O ilk günden beri, hangi formayı giyerse giysin sanki çizgi filmlerdeki maçlarda oynuyormuş gibi 90 dakika boyunca oradan oraya koşturur, kimsenin atamayacağı golü atarken de geriye koşup savunmasına yardım ederken de hep Tsubasa gibi hiç büyümeyen neşeli çocuklara özgü bir pozitif elektrik saçar. Sanki dünya futbol tarihinde bonservislerine toplamda en çok para ödenen oyuncularından birisi değil de aslında uyku vakti çoktan geçmiş olmasına rağmen oynadığı oyunla büyüklerini fazlasıyla eğlendirdiği için geç saatlere kadar onlarla oturulmasına izin verilen çocuklardan birisidir Crespo…
Yeter ki oynasın Crespo… 1993-96 yılları arasında River Plate’te olduğu gibi, 64 maçta 23 gol atmasına da gerek yok. Onun maçın başlama düdüğünden itibaren arkasından kurulan bir oyuncak futbolcu gibi koşmaya başlaması, kanatlara açılıp aniden ceza alanına kat etmesi, mesafe ne olursa olsun eğer daha müsait durumda bir arkadaşı yoksa topu kafası ya da ayağıyla kaleye şutlaması, gol atamasa bile hep en güzel golleri koklamaya devam etmesi, tüm bu endüstriyel kargaşanın ortasında can çekişen çocukluğumuzun en güzel oyununun son nefeslerinden birisi değil mi aslında?
1996’da o zamanlar Ancelotti’nin çalıştırdığı Parma’ya imza attığında, nihayet yakından izleme şansını bulmuştuk Crespo’yu. Ondan önce River’a bir Apertura bir de Libertadores şampiyonlukları getirmişti o Tsubasa’ya bile kramponunu ters giydiren goller… Sonra 1996 yazında Arjantin, Olimpiyatlar’da gümüş madalya kazanırken, gol kralı olan Crespo’nun altı golü bile bizi kesmemişti. Valdano ve Batistuta’dan beri ilk kez gol atmak bir Arjantinli forvete bu kadar yakışıyordu. Parma’daki ilk sezonunda 27 maçta 12 gol atarken Parma Serie A’yı ikinci bitirecek ama Crespo’nun aşkına gönüllerimizin tartışmasız şampiyonu olacaktı. 1999’da Galatasaray’dan bir yıl önce Parma sadece gönüllerimizin değil, UEFA Kupası’nın da şampiyonuydu. Tabii ki başrolde yine bizim adamımız Crespo vardı. O yılların güzel bir futbol filminde başka hangi genç santrfor başrole bu kadar yakışırdı ki? Marsilya karşısında maçın ilk golünü atmış, filmin perdesini açmış, 3-0’lık skorla şampiyon olan Parma’nın en iyi oyuncusu olmuştu.
Belki de biz Batistuta, Redondo misali kendilerini milli takıma almamakla tehdit eden Passarella’ya inat uzattığı saçlarıyla Led Zeppelin elemanlarına benzediği için öyle görmüştük. Ama nasıl Redondo, Passarella’ya Arjantin formasını münasip bir yerine sokmasını söylediyse, Crespo da futbol çizgi filmlerinden aramıza karışmış yüzüyle kupayı havaya kaldırıp küpelerini Passarella’ya nispet edercesine tüm dünyaya göstermişti o anda.
Tabii ki gönül isterdi Parma formasıyla 116 maçta birbirinden güzel 62 attıktan sonra Beşiktaş’a gelemeyeceği için Liverpool’a gitsin. Ama bir kez çizgi filmlerden aramıza sızmıştı Crespo ve belki de dünyayı o zaman sadece futbol topunun içindeki gizli başka bir dünyadan ibaret sandığı için o zamanın transfer rekorunu kırarak 2000’de Lazio’nun yolunu tuttu. O zamanlar Lazio’yu sevmemek için ideolojik nedenlere gerek bile yoktu… O Lazio ki Kosova’da insanlar toplu halde mezarlara gömülürken taraftarları Sırp kasabı Arkan’ın resimlerini bir kahramanmış gibi tribünlerine asmış, Mihajloviç ile beraber Arkan’ın insan taklitlerinin insanları öldürdükten sonra yaptığı tiksinç zafer işaretlerinden yapmışlardı. Belki de tüm bunlardan hiç haberi yoktu Crespo’nun… Kim bilir belki dünyada Kosova diye bir yerin olduğundan bile bihaberdi. Çünkü onun için dünya o zamanlar ceza alanından ve kale direklerinden ibaretti. Ve eğer söz konusu olan sadece paraysa bizim için 35 Milyon Pound bile Crespo’nun yanında hiçbir şeydi, bizim paramız olsa hiç düşünmeden verir onu kendi takımımıza alırdık; yine de o hangi formayı giyerse giysin, herkesten önce bizimdi.
Neyse ki 2002’de Ronaldo’nun yerini doldurmak için Inter’e gitti. Inter gönlümüzde bir Beşiktaş değildi ama en azından Lazio da değildi! 2002 Dünya Kupası’nda Ronaldo’ları, çuvalla paraları bir anda unutup birden yaz yağmuru gibi tüm futbol yüreklerini serinleten o gözyaşlarından sonra o sezonun Şampiyonlar Ligi’nde 12 maçta dokuz gol atarken; tamamen çocuklara özgü, önceden tasarlanmamış gol sevinçlerinde bizle beraber tüm dünya Crespo’nun ne kadar sevilesi bir futbolcu olduğunu bir kez daha gördü. Ligde de ilk 18 maçında yedi gole imza atmış, doludizgin devam ediyordu. Ama söz konusu olan Inter ise bu kadar iyi bir santrforun sakatlanmaması doğa kanunlarına tersti! 1997’den itibaren Ronaldo’nun başına musallat olan Inter’in Güney Amerikalı yıldızlarının sakatlanma laneti, bu kez Crespo’nun üzerine çöktü. Ama belki de 2002 Dünya Kupası’nda takımı Arjantin’in ilk turda elenmesinin yanında bireysel sakatlığı hiçbir acı ifade etmediği için bu kez ağlamadı. Dünyanın en zengin futbolcularından birisi olmasına rağmen taraftarlarına yakın olmak için Milano’nun varoşlarındaki evinde oturup iyileşene kadar Playstation oynadı.

2003 yazında Inter’den Chelsea’ye satılması gündeme geldiğinde, Christian Vieri
gazetecilere şöyle diyecekti: “Hernan Crespo’yu lütfen satmasınlar. Onun yerine beni satsınlar. O en iyi oyuncumuz, bunu sadece onun yanında oynamaktan aldığım eşsiz hissi kaybetmemek için söylemiyorum ama bir sene daha şampiyonluk görmemeye dayanabileceğimi sanmıyorum” Bizim için çizgi filmlerdeki rengârenk futbolla eş anlamlı olan Crespo, biz farkında olmadan çok büyümüş, İtalya Ligi’nde şampiyonlukla eş anlamlı olmuştu. Bunu Vieri’nin söylemiş olması ayrı bir tat, apayrı bir futbol dokusuydu.
Belki de Crespo’nun her daim çakmak çakmak gözlerinden dünyaya bakınca Chelsea’ye gitmekte yerden göğe kadar haklıydı çünkü üzerine çökmüş olan Maradona sonrası Arjantin ve Ronaldo sonrası Inter lanetlerinin gölgesinde Avrupa’da tek bir şampiyonluk dahi kazanamamış, en golcü oyuncusu olmasına rağmen Arjantin’le sürekli hayalini kurduğu başarılara sürekli teğet geçmişti. Crespo, birçok Ada yerlisinden bile daha tatlı sert ve aynı zamanda da birçok Latin futbolcudan daha ateşli güzel futbol tarzıyla kâğıt üzerine başarılı olamaması imkânsızdı.
Ama olmadı… Önce konuşacak kimseyi bulamadı Hernan… Tek iletişim kurabildiği insanlar kendi babası gibi onun yanında son derece mütevazı ve sıradan insanlar kalan elektrikçi ve televizyon tamircisiydi. Bir keresinde kendisini Londra’nın kalabalığında o kadar yalnız hissetti ki Peru asıllı tamirciyle birkaç kelime konuşabilmek için televizyonunu bilerek bozdu. Belki biz bu sefer göremedik ama birçok gün onun için 12 Haziran 2002’ydi, sahada nasıl ileride tek başına kalıyorsa, sahanın dışında daha da yalnızdı. Bizim bildiğimiz Crespo, her zamanki futbolunu oynasa İngiltere’deki tüm savunma oyuncuları soluğu psikiyatri kliniklerinde alırdı ama tam tersi oldu.
O yıllarda sadece Crespo değil, Aston Villa’lı Angel, Southampton’lı Delgado dâhil hiçbir Güney Amerikalı bu Latin oyuncuların üstündeki Ada lanetinden kurtulamamıştı. Onların futbol diye bildikleri ile dünyanın en güzel liginde oynanan futbol arasındaki benzerlik en fazla Monica Belluci ile Kate Moss arasındaki kadardı. Yine de ben asla kabul etmedim, etmem de; Crespo Ada’da başarısız olmadı! Bunu Chelsea formasıyla 31 maçta attığı 12 gole göndermede bulunarak iddia etmiyorum; bizzat Mourinho Ada’daki en büyük başarısızlığının Crespo’yu Crespo gibi oynatamamak olduğunu itiraf edecek, oyuncusunu Milan’a kiraya verdikten sonra İstanbul’daki 2005 Şampiyonlar Ligi Finali’nde kendisinin yarı finalde bir türlü gol atmayı başaramadığı Liverpool’a attığı iki golü izlerken bir kez daha günah çıkartacaktı: “Crespo-Chelsea evliliğinin yürümemesinin nedeni futbolla ilgili değildi. Crespo, Stamford Bridge’de kendisini bir futbol sahasından çok bir klasik müzik konserinde gibi hissediyordu”
Bu günah çıkartma, bir süre sonra evliliği düzeltme girişimleriyle devam etti. 2005-2006 sezonunda Crespo son derece gönülsüz olarak da olsa Chelsea’ye geri döndü. Başta kendisini çok daha futbol oynuyormuş gibi hissettiği Şampiyonlar Ligi maçları olmak üzere birçok maçta bildiğimiz Crespo oldu. Sezon sonunda Chelsea şampiyon olurken, Crespo attığı gollere rağmen hayatında ilk kez bir takımda ilk 11’de sürekli olarak kendisine yer bulamayarak Makalele, Cech ve Lampard’ın Oscar’lık performanslarının yanında sadece en iyi figüranlardan birisi oldu.
Nihayet Avrupa’da bir takımla şampiyon olmuştu ama hiç olmadığı kadar mutsuzdu!Şampiyonluktan sonra yaptığı ilk açıklamada Milan’a dönmek istediğini, Milano varoşlarındaki evinde kendisini dünyanın en mutlu insanı olarak hissettiğini söylemişti. Sanki birçok maçta yedek soyunup oturduğu yerden çuvalla para kazanan endüstriyel futbol çağının en zengin futbolcularından birisi değil de futbol aşığı Alman din bilimcisi Dorothee Sölle’nin mutluluğun tarifini yapmaya çalışırken örnek verdiği çocuktu Hernan Crespo: “Bir çocuğa mutluluğu kelimelerle açıklayamayız, en iyisi ona oynaması için bir top vermektir”
Ama Chelsea, Crespo’ya ne özlediği topu verdi ne de Milan’a sattı. Abramoviç, Crepso’nun gitmesine bir şartla izin vereceğini açıklamıştı: “Biz bu futbolcuya çuvalla para verdik ve şimdi borsa değeri daha da yükseldi. Bizden daha fazla para ödemeye hazır olan kulüp Crespo’yu alır”. Sonunda parayı verip Crespo’yu çalan Inter oldu.
Bir kez daha endüstriyel futbol çağında en fazla kumdan kaleler kadar sağlam olanhayallerimiz, yıkıldığında 2006 yılının Aralık ayında Crespo’nun başka türlü bir gerçeği ile avunacaktık. O gün kendisine Lazio ve Chelsea formalarından çok daha fazla yakışan Inter formasıyla Siena’ya attığı gol, dünyanın en zor gol atılan ligi olan Serie A’daki 125’inci golü oldu. Beş ay sonra ise Avrupa kariyerindeki 200’üncü golüne imza atacak, böylelikle toplamda oynadığı 400 maçın yarısında gol kaydetmiş olarak kendisine çok yakışan bir rekora imza atacaktı. Bunun üzerine nihayet Abramoviç bile insafa geldi ve Crespo’nun iki sezon kiralık olarak oynadığı Inter’e bonservisiyle gitmesine izin verdi.
Inter’le şampiyonluk kutlamalarına başlamadan iki gün önce Led Zeppelin saçlarını kesmiş, sanki sessizce yeni bir hayata başlayacağını bize fısıldamıştı. 12 Haziran 2002 günü, futbol oynamaktan başka hiçbir şey bilmeyen, belki de bilinçli bir şekilde bilmek istemeyen, formasının arkasında Crespo yazan o hiç büyümeyen çocuk… Son iki sezondur Genona ve Parma maçlarını izlememizin baş nedeni. Keşke bir gün buralara da gelsen, ben, sen, Tsubasa, Miyaki, Wakabayashi ve Burkay Kırca hep beraber dünyanın en güzel oyununu son bir kez oynasak! Zaten Allah geçinden versin, öbür tarafta Best seni bekliyor, cennettekilere de futbol dersi vermek için!
FFT / ALİ ECE

14 Eylül 2015 Pazartesi

Sarı Fırtına Metin Tekin


Kocaelispor Genç Takımı’nda oynarken genç kızların sadece siz oraya bastınız diye çimleri söktükleri doğru mu?Bunu şimdi verdiğiniz kâğıtlardan okudum ve öğrendim. Galiba öğrenmek için 30 yıl kadar geç kalmışım! Böyle bir şey olduğunu zannetmiyorum. Hiç duymamıştım.
Feyyaz Uçar’a sorduğumuzda “Ali incecidir, planlıdır. Metin keyif adamıdır” demişti. Keyif adamı mısınız?Feyyaz benim için böyle demiş ama kendisi de baba bir keyif adamıdır! Güzel bir yemek yemekten, kaliteli ortamlarda olmaktan mutlu olan biriyim, herhalde kast
ettiği o.
Sakaryaspor maçında başınıza aldığınız darbe sonucu beyin sarsıntısı geçirdiğiniz günleri nasıl hatırlıyorsunuz?Hatırlamıyorum diyebilir miyim (gülüyor)? Beyin sarsıntısından öte, beyin kanaması geçirdim. Hayati bir olaydı. Futbol oynayıp oynamayacağımın bilinemediği bir dönem yaşamıştım. Bazı doktorlar oynamamın sakıncalı olabileceğini söylüyordu. Sonrasında İngiltere’de konunun uzmanı bir profesöre gittim. Bana futbol oynayabileceğimi söyledi. Darbeyi Turhan Sofuoğlu’ndan almıştım ama oyun gereği, son derece doğal bir hareketti. Genç bir sporcunun böyle bir olayla karşı karşıya kalması karşısında kamuoyu da hassas davrandı. Liseli kızlar gelmişti ziyarete, çok şaşırmıştım! Size yönelik duyguları böyle yoğun bir şekilde görebilmek insana kendini şanslı hissettiriyor.
Futbolculuğunuz sırasında Fenerbahçeli Abdülkerim Durmaz’la yakın arkadaşlığınız ve bazı olaylar nedeniyle kulübünüzden tepki almıştınız. Neler yapıyordunuz?Abdülkerim’le ortak zevklerimiz vardı ve iyi anlaşıyorduk. Abartıldığı kadar gece gezmelerimiz yoktu. İkimizi ve Erhan Önal’ı “Manukyan’da basıldılar” diye bir haber yaptılar. Arkadaşlarımızla bir ortamdaydık ama öyle bir yerde değildik. Abdülkerim biraz fevri, başına buyruk, disiplinsiz olarak görülen bir futbolcuydu ve kulübüm onunla arkadaşlık yapmam konusunda beni uyarmıştı. Ancak “Kiminle arkadaşlık yapacağıma ben karar veririm” diyerek bu konuyu kapattım.
Gordon Milne 1989-90 sezonu öncesinde sizi Almanya kampına almamıştı. Kendinizi ona tekrar nasıl ispatladınız?Beşiktaş beni göndermek istiyordu. Bu düşünce de gayet doğaldı ama ben gitmek istemiyordum. PAF takımıyla antrenmanlar yaptım, kendi kendime çalıştım ve o savaştan galip çıktım. Beşiktaş’ın beni affetmesiyle tekrar ayağa kalktım ve üç sene üst üste şampiyon olan kadroda yer aldım. İki maç özellikle önemlidir. UEFA Kupası’ndaki Borussia Dortmund maçında çok iyi oynamıştım. Dönüşte 10-0’lık maçta üç gol atınca kendimi Gordon’a ispat etmiş oldum.
Nasıl oldu da o Adana Demirspor maçını 10-0 kazandınız? Rakipleriniz o kadar gol attığınız için sitemde bulundu mu?Beşiktaş’ta kalıp kalmayacağımın belli olacağı bir maç olduğu için benim adıma çok kritikti. Bütün gücümüzle oynadık, fark oldu. Muammer ağabey vardı, libero oynuyordu. “Yeter artık!” dedi 10-0’dan sonra. “Bir tane daha atarsanız kötü olur” diye bizi tatlı sert uyardı. Biz de vaktimiz olmasına rağmen başka gol atmaya çalışmadık!

Orduspor kalecisinin elindeki topu kafayla almıştınız. O hamleyi yapmaya nasıl karar verdiniz?

Hakemler sezon başlarında kulüplere gelip değişen kuralları futbolculara anlatırdı. O maçtan 15 gün önce de bize kaleciye dokunmadan, topa kafayla müdahale edebileceğimiz söylenmişti. Eskiden faul olan bu durum artık oyun kuralları içindeydi. Maç anında aklıma geldi. Kaleci Hüsnü topu tek eliyle tutuyordu ve ben de arkasında kalmıştım. Kafayla aldım, Mirsad Kovaçeviç’e pas vererek gol olmasını sağladım.
Bir maçta gol yedikten sonra santrada hakeme “Hocam kendi sahana geç de başlayayım” dediğiniz doğru mu?Evet doğru! 28 Ocak 1987’de Bursaspor’la oynadığımız Türkiye Kupası maçında hakem Serdar Çakman’a söylemiştim. Sinan Engin’e kırmızı kart göstermişti, yediğimiz üçüncü golde hatalı olduğunu düşünüyordum. Santrayı yapmak için topun başına gittim ama bir türlü başlamadım. Bana “Metin ne duruyorsun? Santra yapsana” deyince kendimi tutamadım ve o cümleyi söyledim. Aslında kırmızı kartı hak etmiştim!

Rıdvan Dilmen’le bir şirket kurma hayaliniz varmış. O proje nereye kadar ilerledi?Tabii ki ilerleyemedi! Teşebbüs aşamasında kaldı. Rıdvan’la beraber tekstil şirketi kurmak için Ali Dinçkök’e gittik. Konuyla ilgisi, birikimi olmayan iki kişiydik. Öyle ki Ali bey bize ne kadar sermaye koyacağımızı sordu, biz onu bile düşünmemiştik! Rıdvan bana masanın altından eliyle 5 işareti yapıyor ama ben 5 mi demeye çalışıyor, 50 mi onu bile anlamıyorum! Üstelik masa da cam! Oradan çıktık, İnönü Stadı’nın yanından Dolmabahçe’ye yürürken bir taksici bizi gördü, camını açıp “Ooo, şirketi kurmuşsunuz” deyiverdi. Kalakalmıştık!
En güzel golünüz hangisi?Pozisyonum gereği çok fazla güzel gol atabilen bir futbolcu değildim ama 1993-94 sezonundaki Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında Galatasaray’a ceza sahası dışından attığım vole golü güzeldi. Şampiyon Kulüpler Kupası’ndaki PSV Eindhoven deplasmanında Van Breukelen’e attığım benzer vole golümü de beğenirim. Önem olarak da üç şampiyonluğun ilkinde Fenerbahçe’ye, Schumacher’e attığım kafa golünü unutamam. Kazananın şampiyon olacağı bir maçtı.


Metin-Ali-Feyyaz saha dışında da saha içindeki kadar yakın mıydı? Birlikte bir şeyler yapar mıydınız?Yapmaz olur muyuz? Fransız İhtilali’nin 200’üncü yıl kutlamalarına katılmak için 1989’da Fransa’ya gittik. Mallorca adalarında tatil yaptık. Feyyaz’la bir Uzak Doğu seyahatine çıktık, Tayland ve Singapur’a gittik. Ali’yle bir Brezilya seyahatimiz oldu. Ali’yle Copacabana plajında ayak tenisi oynayan çocuklar gördük. Biz de profesyoneliz ya, oynayalım dedik. 10 dolar veriyorsun çocuklar oynuyor. 14 yaşında iki çocuk bizi 15-1 yendiler (gülüyor)!
Vanspor’a transfer kararını size aldıran neydi? Vanspor’da neler yaşadınız?Futbol hayatımda değil ama yaşamımda Vanspor’un oldukça önemi var. Güneydoğu’yu gördüm, Van’da yaşadım, hayata dair birçok yeni şey öğrendim. Çok özel günlerdi.

Euro 96 elemelerinin en kritik maçında İsveç’e karşı kaptan olarak forma giydiniz. O gün nasıl bir gündü?Fatih hoca beni aradı. Zannediyorum ki futbolu bırakıp antrenör olmayı istememle ilgili bir şeyler söyleyecek. “İyi görüyorum seni. Gel bir konuşalım” diyerek beni kahvaltıya çağırdı. Gittim ama net bir şey öğrenmeden yanından ayrıldım. Sonradan beni çağırıp “Kaptansın” dedi. “Hocam ben yedi yıldır yokum” dedim, “Ben sana sormadım, söyledim” diye cevap verdi.
Yıllarca Fatih Terim’in yardımcılığını yaptınız. Ondan neler öğrendiniz?Fatih Terim futbolculuğunun sonunda, ben başındayken milli takımda beraber oynadık. İzmir’de 1983’teki Almanya maçında kaptanımızdı. Ardından o Sepp Piontek’in yardımcılığını yaparken kadrodaydım. Sonrasında milli takımın başına geçince teknik direktör–oyuncu ilişkimiz oldu. Onun yanında çok büyük tecrübeler edindim.
Euro 2008’in sizce en unutulmaz anı hangisiydi?Türkiye belki ileride Avrupa şampiyonu da olacak, ama hiçbir zaman böyle maç hikâyeleri olmayacak. İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan hatta yenildiğimiz Almanya maçlarının öyküleri unutulamaz. Yine de Hırvatistan maçı bambaşka.
Önce antrenörlük, sonra da teknik direktörlük yaptınız ama yakın bir zamanda bir daha bu yönde çalışmayacağınızı söylediniz. Yaşınız hocalık için gençken neden böyle bir karar aldınız?Erdoğan Arıca’nın dört yıl yardımcılığını, ardından Dardanelspor ve Altay’ın teknik direktörlüğünü yaptım. Fatih Terim’in yanında dört buçuk yıl milli takımda çalıştım. Bunlar beni tatmin etti. Bu biraz hayata bakışla ilgili. Futbolun nasıl oynanması gerektiğine dair fikirlerim var ama bunu basının içinde kalarak kullanmak istiyorum.
FFT Dergisinden bir röportaj.

Bayrak Adamlar

Kariyerlerini aynı renklere adayan yıldızlar, kulüplerin ve taraftarların her zaman sevgilisi olmuştur…

Bu yıldızlara İngiltere’de “One Club Man“, Portekiz’de ise “Bandeira” denirken, biz bu futbolcuları tanımlamak için “Bayrak Adam” kalıbını kullanıyoruz. Ülkemizde de Rıza Çalımbay’ınBeşiktaş, Müjdat Yetkiner’in Fenerbahçe, Bülent Korkmaz’ın da Galatasaray formasıyla başlayan kariyerlerini başka formayı sırtlarına geçirmeden bitirmeleri, bu efsaneleri kulüplerinin bayrak adamı seviyesine getirdi…
 Müjdat-Yetkiner-tüm-kariyerini-Fenerbahçede-geçirdi 8acbca7f481fe8499c5c71a4208fb73ee2a878fe
Endüstriyelleşen dünya ile birlikte futbol Arap Yarımadası, Asya ve Amerika‘da da popüler olduktan sonra köklü kulüplerin yıldız isimleri, kariyerlerinin son yıllarında farklı maceralara atılmaya başladı. Tabii ki bu kararlarında astronomik ücretlerle yapılan şişkin kontratların yanı sıra, kulüplerin bu oyuncularla yeni sözleşme imzalamaya yanaşmamaları da önemli bir rol teşkil ediyor. Bu transfer dönemi de, kulüpleriyle özdeşleşen birçok yıldız futbolcunun takımlarından birer birer ayrılmasıyla hatırlanacak…

Xavi Hernandez

Dile kolay, 1991 yılında girdiği Barcelona kapısından, bordo mavili formayı 767 kez giyip onlarca kupa kaldırdıktan sonra çıkıyor olmak Xavi kadar Barcelona taraftarı için de çok zor olacak gibi… Üç kupayla bitirdiği 2014-15 sezonu ile Puyol‘dan sonra aldığı kaptanlık pazubandını Iniesta’yabırakarak güzel bir vedaya imza atan Xavi’yi artık Katar ekibi Al Sadd formasıyla görmeye alışmak zorundayız.

xavi-al-sadd-sc-reveal_1hdu7dnsbwjit1es1x1worf0vr
Iker Casillas

Dokuz yaşında girdiği Real Madrid altyapısında, yaş kategorilerini hızlıca geçip 18 yaşında kaptığı A takım formasıyla 725 maça çıkan Casillas’ın ayrılığını düşünmek pek mümkün değildi ama başkan Florentino Perez ile olan gerginliği ve gözyaşlarıyla veda ettiği Real Madrid formasıyla bir devrin de kapanışını simgeliyordu: İlk Los Galacticos‘un son kalesi Casillas artık eflatun-beyazlı forma için oynamayacaktı.
CJ8O6LHWIAAZ2Mm

Steven Gerrard

Steven Gerrard ilk defa yedi yaşında formasını giydiği Liverpool‘dan vazgeçmeyi hiç düşünmemişti, ta ki geçtiğimiz sezon başında kulübünden Gerrard’a kontratını uzatma teklifi gelmemesine kadar… A takımda çıktığı 708 maç ve attığı 186 golün ardından, vakit Gerrard’ınAnfield Road‘a vedasını gösteriyordu. Amerika’dan gelen teklife evet diyen Gerrard, formasında farklı renkler taşıyor olsa bile futbolseverlerin gözünde hep Liverpool’un efsanesi olarak kalacak.
CKNUGDmWsAU01kx

Bastian Schweinsteiger

Bayern Münih ile ilk maçına Aralık 2002’de çıkan Schweinsteiger, 2015 yazına kadar düzenli formasını giydiği Alman ekibinin temel taşlarından biri olmuştu. Herkes Alman oyuncunun Sepp Maier, Mehmet Scholl ve Oliver Kahn gibi Bayern formasıyla futbol hayatını sonlandıracağını düşünürken, Schweinsteiger değişiklik istediğini söyledi ve eski teknik direktörü Louis van Gaal‘in yanına gitmeye karar verdi.
11355904_1621779078104687_1022857032_n
2015 yazı bizim için Xavi, Casillas, Gerrard ve Schweinsteiger gibi bayrak adamların vedalarına sahne olurken, zaten az sayıda kalan Philipp Lahm, Francesco Totti ve John Terry gibi “bayram adamların” onların yollarından mı gidecekleri, yoksa Ryan Giggs, Javier Zanetti vePaolo Maldini gibi efsane oldukları forma altında mı futbolu bırakacaklarını hep beraber izleyip göreceğiz.

FFT Dergisinden alıntıdır.

Bildiğinden Şaşma


11 Eylül 2015 Cuma

Deli ile Dahi Arasında Bir Adam C.Daum

FFT Eylül...Daum röportajı...
Futbolculuğunuzda da teknik direktörlüğünüzdeki kadar hırslı mıydınız?Oynadığım her maçı kazanmak istiyordum sadece. 
Futbol oynamaya başladığınızda nasıl hayalleriniz vardı?1960’larda Alman Milli Takımı çok popülerdi. Alman Milli Takımı’nda oynayan oyunculara hayrandım. Franz Beckenbauer, Paul Breitner gibi olmak isterdik hepimiz. Tabii Johan Cruyff’u da beğenirdik.
Teknik direktörlüğe başlamanız nasıl oldu?Öncelikle bir öğretmenim. Okulda da altyapı kategorisindeki öğrencilere ders veriyordum. Altyapıda teknik direktörlük yaparken kendimi geliştirmek için diğer tecrübeli teknik direktörlerle fikir alışverişi yapıyordum. Beni en çok destekleyen kişi Rinus Michels’ti. O, dünya futbolu için önemli bir adamdır. 1974’den 1984’e kadar altyapıda kaldım.
1986 yılında Bundesliga’dan düşmek üzere olan Köln’ü çalıştırmaya başlamışsınız ve 1989’a kadar takımı onuncu, ikinci ve üçüncü yapıp, UEFA Kupası’nda çeyrek final oynatmışsınız. Nasıl toparlamıştınız o takımı?Takımı sonuncu sıradayken almıştım. Mesafe çok büyüktü ama düşeceğimize hiç inanmıyorduk. Kimse bizim UEFA Kupası’na gideceğimize ihtimal vermiyordu.
Bundesliga’da, Avusturya’da ve Türkiye’de çalıştırdığınız takımlara şampiyonluklar kazandırdınız. Bütün liglerde şampiyonluğa aynı yollardan mı gidiliyor?Sadece futbolcularla değil, bütün kulüp çalışanlarıyla bir birlik kurmaya çalıştım. Bir futbolcu kendini geliştirirse bu benim başarımdır. (Dolabını açıp bir dosya çıkarıyor ve gözümüze Fenerbahçe klasörleri çarpıyor. Fenerbahçe klasörlerinin yanında, bugüne kadar çalıştırdığı bütün kulüplerin klasörleri var ve Daum’un arkasında duran siyah dolap onlarla dolu!)
Bütün çalışmalarınızı tek tek yazıyor musunuz?Aklına gelebilecek her şeyin kaydını tutarım. Bu elimdeki Fenerbahçe’nin 2006 sezonunun klasörü. Bütün toplantılarımı, bütün görüşmelerimi yazarım. Yönetici ne demiş, futbolcu ne demiş… Futbolculara sürekli puanlar veririm. Bunu bütün teknik direktörlüğüm boyunca yaptım. Rakip analizleri, takımlarımın analizleri, rakip futbolcuların durumları, izlemeye aldığım, transfer için takip ettiğim futbolcuların gelişimleri… Her birini tek tek elimle yazarım. Çok kişilerden saldırıya uğradım. Robert Enke’yle yaptığım görüşmeden sonra yazdıklarım burada. (Bu sırada Robert Enke’yle ilgili el yazısıyla yazılmış bir sayfa açıyor) Robert’in psikolojik rahatsızlığını çok önceden biliyordum. Tarihe bakabilirsin. Konuşmamızın ayrıntılarını söyleyemem çünkü ona saygım var. O öldükten sonra “Onun hastalığını kimse bilmiyordu” dediler.
Hangi konuda saldırıya uğramıştınız?Robert’in rahatsızlığını menajerine söyledim. O da biliyordu ama Robert’in üzerinden para kazanmak için beni dinlemedi. Tedavi edilmesi gerektiğini en başından söyledim. Çok üzgünüm.
Bunları bir kitaba çevirmeyi düşünüyor musunuz?Görüşmelerimi değil ama analizlerimi internet sayfama aktarmaya çalışıyorum.
daum dosya
Daha önce hiç böyle bir arşiv görmemiştik!Dünyada başka bir kişinin elinde olduğunu sanmıyorum. Kimse uğraşmaz.
1992 yılında Stuttgart’ı çalıştırdığınız dönemde ligin son maçının son dakikalarında Leverkusen’e karşı kazandığınız bir şampiyonluk var. Neden çalıştırdığınız takımlar son maçta şampiyon oluyor ya da olmuyor?Bir şeyi kazanmak için mücadele ediyorsunuz. Şampiyonluğu kazandığınız zaman “Sonunda kazandım!”, kaybettiğiniz zaman da “Son anda kaybettim!” diyorsunuz. İçinizden “Sonuna kadar mücadelemi sürdürdüm, elimden geleni yaptım” diye geçiriyorsunuz.
Bu strese nasıl dayanıyorsunuz?Hayata bakış tarzım biraz farklı. Bir teknik direktör nasıl yaşarsa futbolcular da o şekilde oynar. Ben takımın bir resmiyim. Hayatımdaki her şey planlıdır.
1994 yılında Beşiktaş, Kocaelispor’la bir maç yapıyor. Skor 7-1 ama siz yedek kulübesinden bağırmaya devam ediyorsunuz. Bunun gibi daha birçok sahne var aklımda. Futbolcularınızdan daha fazla ne istiyorsunuz?Ellerinden gelenin en iyisini yapmalarını istiyordum. Skor iyi diye arkama yaslanamam. Her maç bir fırsattır. Belki o maçta futbolcularıma yeni bir şey kazandırırım. Mükemmel olmayı hedef olarak görmezsem oyuncuya hiçbir şey yaptıramam.
Almanya’da takım çalıştırırken bir maçtan önce soyunma odasına bir çuval para getirip “Kazanırsanız bu para sizin” demişsiniz. Türk futbolcularıysa daha çok duygusal olarak motive edebildiğinizi söylemiştiniz. Alman futbolcularla Türk futbolcuları birbirinden ayıran en önemli özellikler nelerdir?Almanya’da futbolcularımın motive olmaları için cam üstünde yürüttüğüm de oldu, herkes gibi prim verdiğim de… Türk futbolcusunun duygusal olduğu kesin. Önemli olan, bu duygusallığı iyi ayarlayabilmek. Teknik direktör futbolcunun önce beynine, sonra da kalbine girebilmeli. Almanya’da futbolcunun kalbine girmek zordur, Türkiye’deyse beynine.
Türkiye’ye geldiğinizde “Burada bu işler böyle yürüyormuş” deyip, şaşırdığınız çok şey oldu mu?Türkiye’de biri size “Daha sonra” diyorsa o iş asla yapılmaz. Zaman kavramlarımız farklı. Aklıma bir şey geldi. Bir Fenerbahçe-Trabzonspor maçında 1-0 öndeydik. Sahaya “Kaptan, konuuuş!” diye bağırdım (Bunu uygulamalı olarak gösteriyor). O da bana “Evet! Evet!” diye bağırdı. Ben oyuncularımdan iyi savunma yapmalarını isterken bir baktım bizim takımın bir oyuncusu bizim kaptana omuz atıyor. Ne yapıyorlar bilmiyorum! O maçı bir şekilde kazandık. Maçtan sonra “Siz delirdiniz mi? Ne yapıyordunuz öyle?” dedim. Meğer kaptan anlamış ki “Tanrı’yla konuş”, bizim oyuncu da onu uyarmak için omuz atmış (gülüyor)!
Türkiye’nin iki büyük kulübünü defalarca şampiyonluğa oynatmış, şampiyon yapmış biri olarak Türkiye’de bir takımı şampiyon yapmanın şifrelerinin neler olduğunu düşünüyorsunuz?Bu her sezon için, her kulüp için değişir. Beşiktaş’ı şampiyon yaptığımda müthiş bir ekiple çalıştım. Mehmet, Rıza, Feyyaz, Ali, Metin… Hepsi eğitim görmüş, efendi, bilgili futbolculardı. Süleyman Seba gibi bir yöneticiyle çalıştım. Onu tanıdığım için çok mutluyum. Onun gibi bir başkan daha tanımadım. Hiçbir zaman işlerimize karışmadı.
Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım işlerinize ne kadar karışıyordu? Onunla da Süleyman Seba gibi bir iletişim kurabildiniz mi?Süleyman Seba başka türlü yetişmiş, yaşı daha farklı bir insandı. İkisini karşılaştırmamız yanlış olur.
Fenerbahçe’de transferleri sizin yapmanıza izin veriliyor muydu? Takım kurmanız için size özgürlük tanındı mı?
Bütün transferler Aykut Kocaman ve yönetim tarafından yapılıyordu. Hangi futbolcuları istediğimi söylüyordum ama stoper istesem forvet getiriliyordu! Roberto Carlos ve Vederson elimizdeyken bir anda Andre Santos alındı. Akıl almayacak bir iş!
Alex de Souza’yı kim transfer etmişti?2002-03 ve 2003-04 sezonlarında yine listelerimi vermiştim. Alex konusunda çok zorlandık. Aziz Yıldırım, Hakan Bilal Kutlualp ve Mahmut Uslu çok uğraştı. Defalarca Brezilya’ya gittiler. Haklarını yiyemem.
Fenerbahçe’de bir dönem Van Hooijdonk’u, bir dönem de Alex’i sivrilttiniz, takımları onların üzerine kurdunuz. Takım hep bir kişinin üzerinden yürürken işler iyiydi ama sizin zamanınızda Van Hooijdonk, sizden sonra da Alex kulüpten kötü bir şekilde ayrıldı. Bir süre sonra bu oyuncular sorun mu olmaya başlıyor?Fenerbahçe’de hâlâ böyle bir arayış var. Takım bütünlüğünün bozulmaması için de ayrıca uğraşıyordum. Ayarı iyi tutturmak gerekiyor. Yoksa işin ucunu kaçırabilirsiniz.
Van Hooijdonk’la aranızdaki de buna benzer bir şey miydi?Kilit futbolcular önemlidir. Sakatlıkları oyununuzu berbat edebilir. Pierre çok sık ve uzun süreli sakatlıklar yaşamıştı. Tedavisi için sık sık Hollanda’ya gitmek zorunda kalıyordu. Bu yüzden Anelka’yı aldık. Kilit futbolcu bazı güçleri eline alabiliyor ama bunu iyi bir teknik direktör görür ve önlem alır.

Sizden sonra Fenerbahçe’ye Zico geldi. Fenerbahçe’ye birçok konuda büyük katkıları oldu. Sistemde sürekli yeni şeyler denedi ama sonunda sizin oturttuğunuz sisteme döndü ve başarılı oldu. Ayrıldığınız bütün kulüpler sizden sonra çok başarılı oluyor. Leverkusen, Şampiyonlar Ligi’nde final oynadı; Fenerbahçe çeyrek finale çıktı… Nasıl izliyorsunuz onların başarılarını?Bu gurur duyulacak bir şey. Kurduğum kadro ve taktikle yeni gelen teknik direktör başarılı oluyorsa bundan mutluluk duyarım. Ayrıldığım kulüplere geri dönmem de bu sayede oluyor.
Şampiyonlar Ligi’nde eski takımlarınızı izlerken neler hissediyorsunuz?Çocuklarımı izler gibi izliyorum. Onların üzerinde benim de emeğim olduğu için mutlu oluyorum.
Sizi beğenenler size “dâhi”, beğenmeyenler “deli” diyordu? Neden bu kadar uçlarda yorumlar alıyordunuz sizce?İnsanları memnun edemezsiniz. Özellikle de herkesin istediği bir göreviniz varsa… Nasrettin Hoca hikâyeleri de var bunun gibi. Bayılıyorum onun hikâyelerini okumaya! (Gülerek bildiği birkaç hikâyeyi anlatıyor)
Türk yazarların kitaplarını da okuyor musunuz?Orhan Pamuk’un bütün kitaplarını okudum. Türkçeden İngilizceye çevrilen kitapları okuyorum. Türklerin nasıl düşündüğünü anlıyorum böylece. Türk tarihine de çok meraklıyım.
Türklerin kafası nasıl çalışıyor sizce?
Türkler için her şeyden önce şerefleri gelir.
Bazen Türklerin tatminsiz olduklarını da düşünüyor musunuz? Üçüncü olsanız çok fazla tepki gösterilmeyecekti belki ama son maçlarda şampiyonluk kaçırdığınız için eleştirildiniz…Fenerbahçe için ikincilik her zaman kötü bir sonuçtur. Trabzonspor ya da Gaziantepspor’u çalıştırıyor olsaydım bu kadar tepki almazdım.
Denizli’de şampiyonluğu kaçırdıktan sonra aynı şeyin yeniden başınıza geleceğini tahmin eder miydiniz? Ya da aynı şeyin olacağını bilseydiniz, yeniden Fenerbahçe’nin başına geçer miydiniz?Bu kaç teknik direktörün başına gelebilir ki! Bir daha Denizli’deki gibi bir maç olmayacak çünkü dünyanın hiçbir yerinde maçlar 116 dakika sürmez!
Bursaspor’un şampiyon olduğu Fenerbahçe-Trabzonspor maçı için ne düşünüyorsunuz?Fenerbahçe o gün oynadığından daha iyi futbol oynayamazdı. Trabzonspor’un iyi bir kalecisi var ve Fenerbahçe maçında çıkardığı topları bir daha başka bir maçta çıkaramayacak. O gün her şeyimiz vardı ama şansımız yoktu. Anons olayından sonra herkes dağıldı. 4 dakikamızı da o anons yüzünden kafa karışıklığıyla kaybettik. Belki o dakikalarda sonucu değiştirebilirdik. Taraftarlar sahaya indi! Facia! Lugano “Topu öne doğru oynamayın, tutun” diyordu. Her şeye rağmen takımımı şu gün bile tebrik ederim. Harikalardı. Bütün futbolcularımla gurur duyuyorum.
Türkiye haricinde birçok takıma genç oyuncu kazandırdınız. Köln’de Thomas Hassler, Bodo Illgner, Jürgen Kohler; Stuttgart’ta Matthias Sammer; Leverkusen’de Carsten Ramelow, Jens Nowotny, Kovac kardeşler, Ze Elias, Emerson, Ze Roberto, Michael Ballack… Türkiye’de neden olmadı? Türklerin beklentisi büyük transferler ve onların oynaması mı? Ligde şampiyonluk baskısı mı?Bu saydıkların yetiştirdiklerimin küçük bir kısmı. Fenerbahçe’de Salih’i izlemiştim mesela. Özellikle Avrupa maçlarını izledim. İnanılmaz yetenekli bir oyuncu. Bu futbolcu Türkiye’den çıkıyor ama o oyuncuyu yine Türkler bitiriyor. Taraftarlar, kulüpler, futbolcunun çevresindeki insanlar futbolcuları bitiriyor. Sadece yetenek hiçbir zaman yetmez. Sergen Yalçın tanıdığım en yetenekli oyunculardan biriydi (Tercümanımız çevirirken Türkçe olarak “Bir Alex! Aynen!” diye de ekliyor). O dönem Roberto Baggio’dan daha yetenekliydi ama aklı futbol dışındaki şeylerle de meşgul olduğu için uluslararası bir başarısı olmadı.
Çalıştırdığınız takımlarda alışılmadık şeyler deniyordunuz. Hatta maç içinde sağ bekle sol bekin yerini değiştiriyordunuz, stoperden sağ açık yapıyordunuz… Bunu imkânsızlıklardan mı yapıyordunuz, yoksa her futbolcunun birkaç farklı mevkide oynaması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?Bunu ne zaman yapıyorsam bilin ki elimde o mevkide oynatacak oyuncu yoktur. Yani bu değişiklikleri çoğunlukla mecburiyetten yapıyordum.
30 yaşında bir futbolcunun yeni bir özelliğini keşfetmek gibi, bu değişikliklerde sizişaşırtan bir şey olmuş muydu?Hiç kimse Ümit Özat’ın sol kanatta oynamasını beklemiyordu. O zaman bir de milli takımlarda sol kanat problemi vardı. Milli takım için de ilaç gibi oldu bu değişiklik. Belki Ümit bile bilmiyordu bu yeteneğini. Hepimiz çok şaşırmıştık. Aslında defansta oynuyordu, ben onu ön libero olarak almıştım, defansif orta saha da oynattım, sol tarafta oynadı, Köln’de de sağ tarafta oynadı. Garip bir adam (gülüyor)!
Nasıl bir scout ekibiyle çalışıyorsunuz?
Futbolcuları güvendiğim insanlara izletir ve gelişimlerini gözlemlerim. Fenerbahçe’ye Robert Kovac’ı istedim, alamadık. Juventus’a gitti sonra. Çok futbolcuları parlamadan istedim ama kulüplere söz geçiremedim. Birçoğunu Aziz Yıldırım istemedi. O hep Roberto Carlos’u istedi ve sonunda aldı. Roberto Carlos yerine Abidal’i alması için direttim. Michael Essien izlettim mesela. Daha keşfedilmeden Patrice Evra’yı alabiliyorduk, biliyor musun? Hamit’i almayı çok istedim ama Hamit gelmek istemedi.
Türkiye’de bir takımı şampiyon yapmak isteyen teknik direktörün nelere ihtiyacı var?Bu bir yemek tarifi gibi bir şey değil. Beş madde saysam geriye 50 madde kalır. (Bu sırada bize bilgisayarından kulüplerin içindeki çalışan örgüsünü gösteren bir gösterim yapmaya başlıyor) İyi bir ekiple çalışmak en baştaki maddedir. Futbolcunun içtiği antibiyotiği bile takip etmek bu ekibin işidir.